Etiketler

, , , ,

incirtarihionkapak

“… Öyleyse, bir olayın, diyelim pazaryerinde çıkmış bir kargaşanın nedeni yalnız kendisidir ki asıl nedene ulaşmak istiyorsak ruhlarımızın ve yaradılışımızın içinde sonsuz bir yolculuğa çıkmamız gerekebilir.”

İncir Tarihi, Faruk Duman, Can Yay., İstanbul, 2010

“… Bir zaman ben Genceli bir şairle yoldaşlık etmiş olmakla ondan kelimelerle ilgili ne çok şey öğrenmiştim. Bu temiz -şarapsız edememesi dışında- adam kelimelerin her şeyden önce, birer düşünce olduklarını söylerdi. Hem bir konuşmamızda bunu şöylece dile getirmişti:

17.
KELİMELERİN NİTELİĞİ HAKKINDA KONUŞMA

Bu Genceli şair, adı Mesud idi, benim karşıma çıktığı zaman doğrusu perişan bir haldeydi. …
… Ben, – Sen kelimelere ne yapıyorsun böyle, deyince o da şöyle yanıt verdi:
– Kelimelere bir şey yaptığım yok benim, doğrusu bir şey yapılıyorsa, yapılan bir şey varsa o da onlara yani kelimelere aittir. Kelimeler bana ne yapıyor öyleyse, bunu soruyorsan, inan ki bilmiyorum.
Bunun üzerine konuşma iyice alevlendi. Ben, zavallı bir gezgin olarak, onun söylediklerini anlamıyordum. Konuşma şu biçimde devam etti; ilkin ben yeniden bir soru sordum:
– Sen, ey Mesud, bir şair olup, ki benim bildiğim şairler kelimelere hükmeden kişilerdir, kelimelerin sana ne yaptığını bilmiyorsan ortada bir gariplik var demektir. Öyleyse bana şu kargacık burgacık şeylerle ne yaptığını tam olarak bilmediğini mi söylemek istiyorsun?
– Evet, ama tam olarak bilmediğimi değil, bütünüyle, hiçbir şekilde bilmediğimi söylüyorum. Üstelik, kargacık burgacık şeyler, demekle de neyi kastettiğini anlamıyorum, zira kelimelerin birer şekil olduklarını düşünüyorsan çok yanılıyorsun.
– Öyleyse nedir, kelimelerin ne olduklarını bilemeyeceğimizi mi söylüyorsun? Okuyup yazdığımız, görüp anladığımız birer işaret değil de nedir onlar?
– Sevgili Zeyrek, benim biricik kurtarıcım, kelimeler birer işaret olsa idiler, onlara kelime değil de işaret der kurtulurduk. Zaten aslında doğrusu senin söylediğindir; okuyup yazdığımız, kalemimizle belirlediğimiz şeyler, doğru, birer işarettir. Dahası, birer işaret olanlar, aslında harfler olup bunlar yine bir araya geldiklerinde kelimeleri de yine işaret ederler. Ama kelimeleri tanımamıza yardımcı olmak dışında bir işe yaramazlar, zira onlara benzemezler bile. Dolayısıyla elimizde şu kalıyor: Kelimeler, bize işaretlerin işaret ettikleri şeylerdir.
– Evet ama, bu pek açıklayıcı değil. … Ama şiir, bana göre, ki onunla ne vakit karşılaşsam bir tayf görmüş gibi olurum ve bu acayip yazıların gördüğüm hiçbir yazıya, kitaba benzemediğini düşünürüm, evet, bana göre şiir, kesinlikle, başka bir dünyadan gelmedir. Bu nedenle, benimle daha açık, anlayabileceğim bir dille konuşursan iyi olur.
– Öyleyse, Zeyrek, yani daha açıklayıcı olmamı istiyorsan, sana şiirden söz edemeyeceğim demektir, çünkü şiir dediğimiz şey açıklanamaz ve açıklama dediğimzi şey de şiirin düşmanıdır. Çünkü deminden beri konuştuğumuz şey, yani kelimelerin ancak ve ancak işaretlerin işaret ettiği şey nasıl belirsiz bişeyse, sen, şiir söz konusu oldukta şiirin de belirsizliğin bir ürünü olduğunu düşünmelisin.
– Şimdi bunu biraz anlayabiliyorum; demek şiir, bizim belirsizlik dediğimiz şeyin iki katıdır, yani belirsizliğin içindeki başka bir belirsizliktir.

– … Gürültü, senin de bana kolayca hak verebileceğini düşünüyorum, sonsuz karmaşa anlamına gelir. Sonsuza dek sürecek bir karmaşa, bir gürültü, bana göre, epey ahenkli bir şeydir. Çünkü sesler kesin olarak birbirini tekrar eder ve tekrarın tekrarı da ahengi doğurur. Haksız mıyım?
– Haklısın, bir yerde sürekli gürültü olsa, orada çıkan sesler zaman içinde tekrar duyulacaktır. Ya da en azından birbirine yakın sesler böyle bir uyum sağlayabilecektir. Bu olabilir.
– Evet, böylece, bu sonsuz gürültüyü dinleyen biri, eninde sonunda, kendi kendini tekrar eden sesleri tanımaya, öbür seslerden ayırt etmeye başlayacaktır. Söz gelimi bu bizim için de geçerlidir, öyle değil mi?
– Bu da akla yatkın. Ben buna benzer bir şeyi babamın dükkanın da yaşardım; çorbacı çocuklar her gün aynı saatte kapının önünden aynı sesleri çağırarak geçerlerdi.

– İşte kelime budur. Şimdi başta benim kelimelere ne yaptığımı sormuştun. Ben de onlara benim bir şey yapmaklığımın söz konusu olmadığını söylemiştim. şimdi sen söyle bakalım, benim kelimelere bir şey yapmam mümkün müdür? Ya da onların bana ne yaptığını nereden bilebilirim?”

agy s. 96-100

“… Doğal olarak, kavga, bir de böyle bir cenk, iki kişi arasında gerçekleşebilecek en yalansız ve çıkarsız bir konuşma olmakla ben de bundan daha gerçek bir şey bilmiyorum.
Kaldı ki, daha önce de söylediğim gibi, cenk, bizi gençlik günlerimize götüren, genç isek onu doğru dürüst hissedebilmemizi sağlayan bir şeydir ki, böyle bir cenge girmemiş kişiyi gençliğini hiç yaşamamış saysak yeridir.”

agy s. 214

“… Sonunda yaşamımızın amacı budur: Yola çıkmak ve ne biçimde olursa olsun, geri dönebilmek.”

agy s. 224

“… Sonunda bütün maceraların gayesi diz dize oturmak değilse nedir? …
… Ki gözlerimizin görevi budur; göz, bize kendi aczimizi göstermekten başka bir işe yaramaz. Ama bu aczi görebilmek ne büyük zenginlik ne büyük maharettir. …”

agy s. 226

“… Sonra kadın Yusuf’a dönerek öyle acayip bir istekle baktı ki, dünya üzerinde, şu hayatta korkulacak ne varsa hepsinden istiyor, bütün bu nesnenin hepsi için bir bir korkmayı arzu ediyordu. İşte gerçek budur. Kimse yalan söylemesin ve gerçeğin üstünü kapatmasın: Bu dünyada bizim için asıl olan şey korkudur. korkuyu istediğimiz kadar hiçbir şeyi istemeyiz ve belki yaşamımızı sürdürmemiz de buna bağlı olmakla korkuyu böylece severiz. Aslında, cesaret dediğimiz şeyin de yarısı, hatta yarısından da çoğu korkudan ibarettir. Zira, bir maymunun bir kaplana nasıl saldırdığını hiç görmedin mi? kediyi yerle bir eden horozu, yılanı boğazından -hoş, tümü boğazdır- sıkarak öldüren sincabı, ayıyı yerle yeksan eden ayıyı sonra. bunlar işte en büyük korku belirtileridir. Zalim kişiyi ölüme yaklaştıran şey, ettiği zulümdür. Çünkü zulüm korkusudur, zayıfa güç vererek onu gösterişli bir nesneye, parlayan bir hançere dönüştürür.”

agy s. 254

“… Yusuf’un içinde, çölde ya da ormanda ya da bir gölde kendi kendine yaşayıp sonra da sessizce ölmekten başka bir arzu yoktu, dünya üzerinde böyle bir kişi yaşadıkça acı çeker.”

agy 256, 257

Reklamlar