Etiketler

, ,

36244572_tn30_0

“(…)

Böyle olunca birçok sorunların tarihinde olduğu gibi, Toplumsal öğretiler (doktrin) tarihinde de kesin, mutlak bir başlangıçtan vazgeçmek, en eski belgelere dayanan itibari bir başlangıç kabul etmek zorundayız.

Bugün elimizde bulunan en eski belgeler “mytos”lardır. “Mytos”ların hayal gücünün -din inançlarına dayanan- bir takım fantezileri olduğunu biliyoruz. İşte bir çok sorunlarda olduğu gibi toplum sorunlarında da din inançlarına dayanan “Mythologique” düşünüşten sıyrılarak eleştirmeli bir düşünüşe daha doğrusu felsefe düşünüşüne geçiş, eski Greklerle olanaklı olmuştur. Onun için birçok sorunlarda olduğu gibi, toplumsal öğretiler (doktrin) tarihi de eski Greklerden başlatılabilir.

(…) Bu bakımdan toplumsal gerçek üzerindeki incelemeleri:

a)Bilimden Önceki Çağ

b) Bilimsel Çağ

diye iki bölüme ayırmak olanaklıdır. (…)

Hemen belirtelim: Bugün toplumsal gerçek üzerindeki bilim incelemelerinin gerçi yüzyılı aşan bir geçmişi olmasına rağmen henüz toplumsal öğretilerin (doktrin) sosyoloji kuramlarından (théorie) soyutlanması mümkün olamamıştır. (…) Gerçekten toplumsal gerçeği bilim yöntemiyle inceleyen sosyoloji, yüz, yüz yirmi yıllık hayatının büyük bir kısmını konu ve yöntemini (metot) araştırmakla geçirmiştir. Bu zaman içinde olumlu olgulara (fait) dayanan incelemeler de yapılmamış değildir. Ama bu olayların incelenmesinde sadece gözlem (observation) yöntemi kullanılmıştır, deneyleme ( expérimentitation) yöntemi değil…

Doğa bilimlerinin deneyleme (expérimentation) yöntemini, toplumsal olgulara (fait) tam anlamıyla uygulamak 1918 yıllarına doğru Birleşik Amerika’da başlanmış, o zamandan beri büyük bir hızla gelişerek bütün uygar dünyaya yayılmıştır. (…) Onun için sosyologlar bir yandan toplumsal olaylara doğa bilimlerinin deneylemeli (expérimentale) yöntemini bütün incelikleriyle uygulayarak toplumsal olgular arasındaki ilişkileri araştırırken bir yandan gözlem (observation) ve deneyleme (expérimentation) yöntemini kullanan sosyolojinin verilerine dayanan ama onları kat kat aşan bir takım kuramlar ileri sürmekten de kendilerini alamayacaklardır. Kısacası bugün toplumsal alanda bilimin çözümlemeli (analytique) yöntemiyle felsefenin bireşimli (synthétique) yöntemi birlikte yürümek, birbirlerini tamamlamak zorundadır.

(…) Bilimden önceki çağda olduğu gibi bilim çağında da toplumsal öğretiler (doktrin); toplumsal kuramlar devam etmektedir. (…)

Bu kitabımızda bilimsen önceki çağın toplumsal öğretilerini (doktrin) ya da kuramlarını değil de sosyolojinin doğuşundan sonraki yani 19’uncu yüzyılın ortalarından günümüze kadar olan sosyoloji kuramlarını gözden geçireceğiz. Onun için de kitabımıza “Toplumsal Öğretiler (doktrin) Tarihi” ya da “Toplumsal Kuramlar Tarihi” yerine “Sosyoloji Tarihi” demeyi daha uygun bulduk.

(…) Bu sorunun cevabı üç yönden ele alınabilir:

a) Bugün sosyolojinin alanı o kadar yaygınlaşmıştır ki, bu bilimin belirli bir yönüyle uğraşan sosyologun, bilimin her bir dalı üzerinde tam bilgi edinmesi son derece güçleşmiştir. (…)

b) Bundan başka bugün her sosyologun, sosyolojinin genel durumunu bilmesi, bir yandan sosyolojinin vardığı olumlu sonuçları, bir yandan da az çok bilim temeline dayanan sosyoloji kuramlarını gözden geçirmesi gerekir. Yoksa kendinden önce incelenmişi, üzerinde uzun uzadıya fikir yürütülmüş bir konuyu (objet) yeni bir buluşmuş gibi ileri sürmesi her zaman olanaklıdır. Her bilimde olduğu gibi Sosyoloji alanında da uzmanın “bilgin”in böyle bir sürprizle karşılaşmaması için, kendinden önce nelerin söylendiğini ne gibi sonuçlara varıldığını iyice bilmesi gerekir. İşte “Sosyoloji Kuramları Tarihi”nin bu bakımdan da sosyologa yardımcı olacağı açıktır.

c) Ayrıca sosyolog, birbiriyle çatışan bu yüzlerce kuram arasından hangilerinin bilim değeri taşıdıklarını da öğrenmek isteyecektir. Bunun için bu kuramlardan söz açan yüzlerce kaynağa, kitaba başvurmak, bunları karşılaştırmak, gözlem (observation) ve deneyleme (expérimentation) yoluyla varılan sonuçlarla kontrol etmek zorundadır (…)

(…)

Gerçekten toplumsal öğretiler (doktrin) tarihçisinin ödevi, bugüne dek ileri sürülmüş toplumsal öğretilerin, kuramların tarih sırasıyla geçit resmini yapmak değildir, belki bu yüzlerce öğretinin, kuramın sistemli bir sınıflamasını ortaya atmak, sonra da bu kuramları açıklamak, eleştirmek, sosyoloji bakımından bilimsel değerlerini belirtmektir. Toplumsal öğretiler tarihçisinin gereci (malzeme) olacak yüzlerce kuramı toplamak bile öyle küçümsenecek bir iş değildir. (…) Ama öyle sanıyorum ki öğretiler tarihçisinin özelliği, kişiliği, orijinalliği bu toplayıcılık çabasında değil de bu toplanan kuramları sınıflamasında ve bu sınıflamasını da bir bireşime (synthése), bir sisteme bağlamasındadır.

Kitabımızdaki kuramlardan (teoriler) bazıları doğrudan doğruya ilk kaynaklara başvurularak özetlenmiştir. (…)

Yararlandığımız birinci, ikinci derecede kaynaklar “Bibliyografya”da gösterilmiştir. İkinci dereceden kaynaklar arasında özellikle P. Sorokin’in “Les Théories Sociologiques Contemporanies”inden yararlanılmıştır. Ama sadece bir gereç (malzeme) deposu olarak… Gerçekten “Sosyoloji Tarihi” adını taşıyan bu yapıtımızda kuramların sınıflaması ve bu sınıflamayı temellendiren sistem tümüyle kendi görüşümüze dayanmaktadır (Sınıflamamızın dayandığı sistem yapıtımızın “giriş”inde anlatılmıştır.). (…)

(…)

Kitabın planı “giriş”in sonunda gösterilmiştir (31. sayfaya bakınız.). (…) Birinci kitap “giriş”ten başka, beş bölüme ayrılır. Bu bölümlerde sırasıyla şu konular ele alınmıştır:

Bölüm 1. Toplum ve Doğa (Tabiat) Olayları.

Bölüm 2. Toplum ve İnsan Bedeni (Örgenlik).

Bölüm 3. Toplum ve Bireysel Bilinç Olayları.

Bölüm 4. Toplum ve Kollektif Bilinç Olayları (Değerler).

Bölüm 5. Bütüncü Görüşler.

İkinci kitap da iki bölüm ve bir “Ek”ten ibarettir. Birinci bölümde: “Sosyolojide Yeni Akımlar”, ikinci bölümde “Sosyolojide Gerekircilik (Determinizm) ve Hürlük Sorununun Bugünkü Durumu”, “Ek”te de bizdeki Sosyoloji Hareketleri ele alınacaktır.

(…)

(…) Örneğin şu Frenkçe “induction” terimleri bir Türk çocuğunun, hatta yabancı dil bilmeyen herhangi birimizin zihninde boşlukta kalmaz mı? Zihnimde herhangi bir çağrışım (tedai) uyandırabilir mi? Osmanlıca karşılıkları “istikra” “ta’lil” terimleri de öyle… Ama “Tümevarım” “tümdengelim” denildi mi zihnimizde hemen “bütüne varmak” “bütünden gelmek” gibi -bulanık da olsa- birtakım anlamlar uyanır.

(…) Hele bunlardan birinin söyledikleri hala kulaklarımda: “Efendim, terimlerin Grekçe ve Latincelerini oldukları gibi alalım. Halk anlamışmış, anlamamışmış bize ne, bu terimler bizim bir kuş dilimiz olmalı… Biz Ulema, aramızda anlaşıyoruz ya, yetmez mi?” demişti. (…) Profesör: “… Bey, siz “mutation”a inanıyor musunuz?” diye sormuştu. Karşısındaki şaşaladı, “mutation”u o anda hatırlayamamıştı. Dayanamadım, kendisine: “İşte ulema toplanmış, deminden beri savunduğunuz kuş dilini konuşuyor, haydi cevap veriniz.” demiştim. “Mutation” yerine, örneğin Türkçemizin “birden değişme” terimi kullanılsaydı, böyle bir şaşkınlığa meydan kalır mıydı dersiniz?

(…)”

Nurettin Şazi Kösemihal, Sosyoloji Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999, s. 11-15

Reklamlar