Etiketler

, , , , , , , , ,

maxresdefault

“(…)

Güzel kılınan sen
Beni de kutsal sıvamaktasın

(…)

Açık
Anlamlı
Şu bildiğimiz gibi
Ve dünyada
Yere basarak
Oku’maya başladık

(…)

Kadınımla hayvana benziyorduk
Saçaklı üç kollu üç ayaklı
Eti eti alıyordu
bir hayvanı ( Boğuyorduk
Yoruyorduk
Ağırlıyorduk ) aramızda

(…)

Tanıkol
yer sahibi gök sahibi
aktığımıza
İçimize koyduğun sesle”

Şiirler (Bütün Eserleri 1), Cahit Zarifoğlu, Beyan Yay., İstanbul, 1989, s. 223-226

“(…)
Kainatın duru illetsiz aydınlıkları
Katılaşırken çocuk ruhlarında

(…)
mayalanmış yüreğimin hamuru

(…)

(…)
ben ince işler ustası musa
(…)

(…)

ya ani karanlık
‘inanana rahmet
inaçsıza esef’ olan

(hiçistanda
bir rüzgar belirmiş
kulağımıza gelir
bir ey muhalif rüzgar ki oyropeiş örneği
hafifçe terli bedenin krondeli
göz dikmiş duyduk ki
meni yataklarına bile)

(…)

ve başlar
kimin yüreği daha yüce yarışı

musa kardeşim ağlamaktan mı
okumaktan mı az uyumaktan mı
kan gölü gözlerin

her an karanlığını giyinecek gibisin
ne kadar uzun sürüyor
ta içinden gözlerine gelmesi dikkatin

karnın ne kadar küçük ve içerde
ince belin
fazla kabarık değil kemiklerinden etlerin
biliyorum ancak sen
bu kadar yetindikçe ve ekmeği
böyle mübarek tuttukça
doyar karnı çinin hindistanın amerikanın
sen olabilirsin çaresi

su içinde
susuzluk hissinden ölen kimselerin

Musa kardeşim haya’dan mı
boyuna posuna güzelliğine rağmen
hafifçe kıvrık omuzların
hafifçe eğik başın
hele terazi tutuşun
zarif
sapasağlam
ve artık
en insansız çölde
tek başına kalsa bile
eğilmezken adalen bile
yine de
Bir nebzesini tutsa yüreğindeki tartarkenki dikkatin
İkiye yarılır bir su aygırı

(…)
NEREDE BULABİLSEM SENİ
(…)
YETİŞİP
(…)
DİZÜSTÜ DÜŞSEM ETEKLERİNE

(…)

Çocuklar
Kurtulamazlar yanaklarına konan yaradan
Olmadık anda bırakılırlar
Sonra
Nice sonra
Hatta bazen karanlıklarına uzanırken kadar sonra
Üzerinde gözyaşı izleri
Senelerin izleri ile yol yol kalmış yanakları
Mahzun yayılır
Ancak görünür güzel dişleri

Ve ‘kuşlar da kaderle uçar'”

agy s. 227-231

“AŞKA DAİR

Öyle sofralar gördüm ki
İnsan kasları vardı tabaklarda

O eğik gövdeler önünde yalnızlık
Her şeyi birbirinden uzağa çarpıyordu
Bir kadın
Bir erkek

(…)

Her şeye benzeyebilirken o
Hiçbir şey benzemezken ona

o ünlü borazan
Başlarsa saçlarımızın diplerinden
Üfürmeye. -Yırtıcı bir hayvan
Kimliği yapışır yakamıza

(…)”

agy s. 232

“(…)

Bir yılan doğruldu uzun
Kayasını güneşi ve ovuğunu sevmekten bilge
‘Uzaklara bakışım unutulmaz ısınışım’
Ses ver komşu kızı
Çiçeklere su ver
Dudağında açan gülleri göster
Başörtülerin ne hoş ne güzel
Kınalı ellerinle
Şu akrebe bir yelken bir dümen ver

Hey komşu kadın
Dost kadın
Zeynep miydi senin adın
Ormanda ağaçlara
Tırmanırsa
Binlerce çocuk
Bahçede
Bir tek erik ağacına
Yoksa tırmanacak bir çocuk
Doğa seyirmeye başlar ve aşksızlık
Bir yılan doğrulmalığı giyer ve güneş
Tende çalışır
Teni burar burar ve güneş
Dönüşür kayalardan denize dökülen şelalelere

(…)”

agy s. 233, 234

“(…)
Benden yere
Özümün yeryüzüne
Kaçmasıdır sevmem

(…)”

agy s. 235

“(…)

Kendi
Uzak kendi kemiklerinden
En uzak kendi kemiklerinden
(…)

(…)

(…)
Bir kırbaçucu atılımayla
Şaklayıp
(…)

(…)
İşte elleri işte duyguları
Görünce çıplak etini
Kavuşmayan giysileri arasından bir meczubun
Kendi birdeni ve bir insan çocuğu
İçaçıcı ışıklar harlı yaldızlar tutuyor başının üzerinde
bizim evin önünden de geçti
bizimle de gözgöze baktı
Sevgili dostum insan kalabalığımız
Diye sözetti bizlerden

O yüzden
Mümkün olduğunca doğurur
bizde kadınlar”

agy s. 237, 238

“(…)

sen par prensip ağlamazsın
bir şarklı olarak çok gerekince
ancak bir hece kadar
yüreğin kan ağlar

(…)”

agy s. 239

“(…)
Camların çiğneyip salonlara kustuğu sıcaklık
(…)

ve şimdi aşkın evinde
iki yabancı insan
misina tutmaktan tuzlu sudan

birbirini duyamaz olmuş iki parmak gibi yatıyor
İstanbulda Suadiye mezarlığında
Yorgun uzman bir kalp

Kimbilir hangi kanlarda akıyor gövdemiz
Kimbilir kimin damarlarında hızlandırıyor sözlerim
(…)

(…)

(…)
Bir kadın kendiyle oynuyor
Kendine (…)
Soğuk sıcak yanıp donarak
(…)
Ve duşa varamadan
Ufak kırmızı lambadan erlikler yağar
Bir göz bir çağırma bir dur akar

(…)”

agy s. 241, 242

“KARTAL ÖLÜSÜ

Tabutunuz
Pırıl pırıl çivileri ve talaş kokuyor
Demek taze ölülerdensiniz hemşehrim

Kan akıtılmadan
Kesildi damarlarınızın sıcaklığı
Söyleyin kim yokladı
Bir ateş salmaya içinizi

(…)

Ölüm gelemiyor tıkalı kapılar
(…)

(…)

Isın odanın köşelerini dolanarak
Yatarak değil dolanarak
Yatarak değil dolanarak
Bin uykusuz gece bitirdin
Yeni bir uykusuzluk binliği aç
Camlarda gece başladı bile
Artık oda açılabilir kendine

(…)”

agy s.243-245

“ÇAĞIN
KÜÇÜK
BULANIĞI

– ah şu yalnızlık
kemik gibi
ne yanına dönsen batar

(…)

Haber verdiler
Arka karanlıkta
bir kadın var yüzü göğsüne akmış”

agy s. 247, 248

“(…)

Sahip olun taşa demire
Aleve
Küle bile”

agy s. 250

“YEDİ GÜZEL ADAM

VI

Yedi güzel adam
biri bir gün
bir sofra gördü
gereğini belledi

Sağdan soldan
hoşça davetler gül kuyusu etler
mevkiler
sözümona kadın
entrika
tehdit
teklif pof pof
kazanç
savaş
tümü ölüm işaretleri
O ayrılmaz sofrasından.

Yedi güzel adamdan biri
Bir gün bir sofra göreni
Diğer kardeşleri gibi
tanrı adıyla başlansın cömertliğe
misillu
bir sözle
nalbantyani bıyıklarını çekerek
çöker

(…)
bir at ansanblesini
şaha kalkmışlığın psikodinamiğinden vurarak
(…)

(…)”

agy s. 251, 252

“TABLOLAR

a.
Temizlikle parıldayan burnu
ve alnı geniş. Hazır. Karşı Koyan ve Razı
eli boş verişli
alabildiğine derin
çocuk kalplerine uzanır nefesi

(…)

alın alıyordum yabancılıkları zırhsız
içinde rüzgarlar beriliyor mintanlarımın
askılarda karyola başlarında çıkarıp
bıraktığım göllerde”

agy s. 257

“(…)

/hâlâ
ne kapıyı ardına vurdurup
ciğerime tortulanan havayı dışarı uğratan bir
(mektup
ne bir rüya/

(…)”

agy s. 258

“(…)

Hayır kalbim
Yorulmadım hayır hayır
Yıkıl daha”

agy s. 265

“(…)

Sonbahar günleri sağlık ve istekle
sikkeler çaktım uçurumlu gövdene
Güvendim
Demiri alıp ısıran boşluklarına

Yüz metre kayayı
Yedi vuruşta indim
Hep birlikte omuzum
demir halka ay
gibi
şekillenen bildiklerim
O buzul yarda kar yataklarında
Dağla armızda
Yalnız ve yalnız
Dostluk vardı aramızda

(…)

– ille dert mi ola alemde
– dağsözün dinledik iflah olduk

(…)

(…)
dağ hava ve ben üçümüzün
gözü yekdiğerinin zirvesinde
dağ insan zirvesine tırmanıyordu bende
(…)

(…)”

agy s. 267, 268

“(…)

şu küçücük kalpte
(yaman halimiz helal ettiremezsek)
nice hakkın yüklü.”

agy s. 274

“(…)

servetölümuyku
alındı onlardan
ayrıcalıksız tümü
delirebilmeyi dilerdi kurtuluş bilirdi
alındı onlardan
Ve uyku
Alkol afyon onlar
Ot
Ve intihar alındı onlardan
Çünkü ölüm alındı onlardan
Yalnız idrak sonsuz beyaz ve net
Ve yalnız acı vardı ortada
Işık yılları boyunda

daha ilk basamağında acının
kızgın çöllerde
aç biilaç ölürkenden daha sert
O ılık serin şerbet tadındaki ilk basamağında acının
Herbiri
En yakınını bile vurmaya hazır
Birnebze uyku için

(…)”

agy s. 280

“ÖZETLER

(…)
Ki herbiri
Akışında zikrin bir küçük tesbih tanesi olan sıradağlara
(…)

(…)

. ağlamasın için önünü kestim
yıkılmasın diye işimi bıraktım beline sarıldım
sağ göğsünden vurulmuş gibiydi.

. acılar ey acılar
zırhımız kırdın etimiz lezzetine bulandı
(…)

(…)

(…)
Şek mi var sende ey mahcub kalbim
Ki kollanamazsın bir türlü korkularından ölümün

(…)

Kıvrımlarını toprağa yaymış
Bir beyne vardım
Gözüm yere dikilir

akraba açken uzanamasın elimiz ekmeğe
komşu tasalıysa tasalansız evimiz
iştahayla gülünmez bizde
azbiraz tebessüm edilir
dünya için sevinilse”

agy s. 282-284

“(…)

Dünya bir konak bir konuk ölümsüz hayat içre
Geçildikçe hor öpüldükçe soyunur şehvete

Şehvet ahırı değil yeryüzü
Domuz ahırı değil yer toprak

(…)

Sakin daha sakin kımıltı yok bakışında
Bırak toprak altında göl olsun gözyaşın

(…)”

agy s. 289

“(…)

Azık yoldaş olmaz haydi geç toklukları
Az’la doymak yap deş insan zamanlarını

(…)

Göğsümde bir küçücük derya buldum
Kabına sığmaz bir ceylan yoldaşım

(…)”

agy s. 291

“(…)

(…)
Senden kaynıyordu yine sana kapılıyor ırmakların

(…)

Menzili çoktan geçtim ün saldı kayboluşum
(…)”

agy s. 292

“(…)

Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara
Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara”

agy s. 293

“(…)

Sebebi iki kalabalığı birbirne tutuyor gözlerin
Gamzen için ne kanlar bağırıyor
Delikanlılar uyuyamıyorlar yataklarında

Bedenler
Toprak ve deniz ve kıyı ve dalga gibi
Birbirine çarpa çarpa

Düzgün kurşun girişleri hafif morarak etiçine yutuşlar
Saçaklı kurşun çıkışları et ve kan parçalarıyla kusuşlar
(…)

(…)

(…)
Ve.Gözyaşı çanağı şimdi kafatasları

(…)

(…)
Ne son,solukta öç öğütleyerek
(…)
Kalplerini daraltan can verişi önünde
İncecik gergin yırtabilir yürekleri

(…)
Ve hergün havada bir asap bozukluğu ve olanlara
Tabiatta bir uyma zorluğu kuşlar ötemez gibi

(…)
Sesi insan öldürmeye giden kurşunların

(…)

Ve kana çobanlık eder çocuklar
Seyirtirlir ki kopar düğmeleri uçuşur mintanları

Güzel başın
Mermer akmalı yanyarın
Güzel adalen

ellerin ne maharetler edindi
asla maymun değildin
topraktan geldin nice sırlardan geldin

(…)”

agy s. 294-297

“(…)

Komşuda bir çocuk daha ağlıyor
Gözyaşı akışı neden var bilseydim

Ve dost yok karşımda daha da çevrildin
Küçülüp yürümek isterim karıncalarla

Bir çeşit sevdam var
Bir çeşit yalnızım kapıda

Yaradana giden yoldadır her ruh
Çocuklar gibi sevmese de kalpler

(…)

Aşabilsem boğulmalarını ömrümün
Bir çocuk havliyle geçsem sevgisiz ıssızları

(…)”

agy s. 299

“(…)

Kuyular sularını yükseltir
Çöllerden sızıp gelen geyik ağızlarına

Her nasip için ayrı ayrı
Rahmet şekillenir”

agy s. 300

“(…)

Güneş inip suya dokun
(…)”

agy s. 301

“AYNA

Ve gözüm eşyamda değil
Yoruldum maddemden
Ta ki dünya bitti
Köşk kurdum sakin oldum

Dehlizsiz ve tabakasız
Kör bir hayvan gibi
Rızkına etiyle yanaşan
Karanlık birevDir gövdem

(…)”

agy s. 302

“(…)

Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır beni
Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım.

Aşkın bin gözlü devasa bir baş imiş
Yur her birini uykularından sohbetin

Dinlen ey Zarif bilatedbir çok söz açtın
Bu kırık akılla ne cürettir yaptığın”

agy s. 303

“(…)
Sesimi işkencelerden alırdın
Elimin altına dökerdin etlerini

(…)
Bir geçmiş zaman kalkanı indi
Çınar ağaçlarından sahil sularına

Kalbim kalkıp indi gemilerden
(…)

Habire vuran rüzgâr
Kabirlerde su yollarında
Dehlizlerde
İç çekmeler
Sızlanmalar fısıltılar
Ne zora çekiyor zaman ki bildiler farkettim
Götürüp
Kelimeleri başka bir semte attılar beni

Üzgün melal içre ve âşık
(…)”

agy s. 304

“(…)
İncelip ağırlaşarak çelik
İnce uçlarına doğru
Akıl almaz hızlanışlarla
Arka arkaya varışlarla
Yanağını yere koyup ağlıyan insanın kalbine yayılır
Karşı koyanı batırır basar geçer
Ne sağlam bırakır ne gelecek bırakır

(…)

Kalbimiz iki parmağın arasında olana
Yöneldik kapısına
Safkan
Mahcub ve müştak

Kan Ve Toprak İçinde Yatırma Bizi”

agy s. 305

“AKŞAM SOFRASINDA YEDİ KİŞİLİK
BİR AİLE OYUNU

(İkinci Bölüm)

‘Benim o bezirgan
O kervanı ben götürdüm Yemene
Çölde güneş
Gökten taş yağar gibi açılırken üzerimize
Oğullarım sizler
Sabır keseleri içinde
Ananızın muhabbetle beklediği zamanlar gelmeden
Belkemiğimden kurtulur bazen
Batardınız yüreğime

(…)
‘Herkes bu kez i’dir dünyada
Artık yok yürek soyluluk ruh
Etötesi
Üstünlük bilgide bile
Babamız sen…’
‘Bana da bir i desen bir desen’
‘Baba sen de bir i’sin kuşku yok
Saygımız olduğu için baba oluşuna
Baba diyoruz sana’

‘Benim efendim i olamaz’ ana
‘Benim babam bir i ha
na sana’
‘Bakkardeşim
Biz i dedikse o da bizim gibi
Bir ekonomik varlık herşeyden önce
Herkesle eşit bölüşmeli devletin gelirini’
‘Ama sen
dün benim
harçlığımı… söyletme şimdi
oysa eşit eşit almıştık babamızdan’

‘Kızım
O senin dün
harçlığını mı.. söyle’
‘Hayır baba şaka şaka’
‘Hayır şaka yok baba’ i ve i
‘Biz aldık onun harçlığını
elbette
kolunu bükerek elbette
salık verdik i olmayı ona
olmayınca elbette
kırmadık kolunu kardeş diye
ama ilerde
kırabiliriz de’
‘Aaah’ ana
‘sütüm burnunuzdan gelir inşallah
önce senin
sonra da senin’
İ’ye ve i’ye
‘Dur kadın’ baba titrek doğrularak
ve kuşkuyla bakarak havaya
‘kalksın sofra’
‘Ama daha
baklava var
maraş işi fıstıklı kuru baklava’
‘Kalksın sofra’

‘Babacığım
Çok zaman ürettik son sofradan beri
Çok acı çektik
çok telef olduk
çok i telef oldu’

‘Bu yezidler
Dünden olmuşlar bile
biz evlât mevlat dedikçe
ah yine de evlat
larım ne oldu size
o güzelim isimlerinize’

(…)
Göz gaga arıyor
Oyulmak için
Bir ateşe yatmak için
Kıvılcımlanarak atmacasıyla hep dürüst kalmanın

Can yakmamaya
Daha biraz daha
Karaçan yaralara göz yummanın
Acısıyla sofranın altında
Daha
Sancılı daha
Bir dünya kurdum kendime

(…)

Koşuyor taylar o yöne
Fırtınadan ayakları tutulmuş
kısrak analarının
(…)

Birden ateşim çıkıyor
Dünya bulanık deviniyor
Şehir kusarak geçiyor kapıdan

Zil
Ve sesini kucakladım postacının
Hayır bir ulak bu
sınır boylarına yollanmış geçmişte
viyana taşduvarı dibinde hülyaya dalmış
kenti sonsuz bir kuşatmayla gönlünde
sevmiş sevmiş…
(…)
merdivenleri yıpratıyordu ellerin
(…)

: herkes kendi içinden :
sesler şehirden
‘akşam nerelerde kaldı
denizin dalgalarla kıyıya attığı rakı sofraları
şerefe arkadaşım nerede kaldı’
: herkes kendi içinden :
havada kanat vuruşları

‘sen de gittin
otuz yıl hiç değişmedik
ne yalnızlık benden
ne ben senden geçtim ey yalnızlık
işte şimdi sende gittin elimden’
herkes kendi içinden :
‘yaz geçip güz gelende
ecel geçirsin beni
madem yola gidiyorum
bulunsun benim de bir el sallayayım’
(…)

(…)

(…)
Alnında derin oluklar var bir kayayı
Oymuşlar gibi gözleri

(…)
(…) ‘ağlar ana
ya ağlar mıymış hiç baba’
(…)

‘Ağla evet gözlerim ağla sen
Bu gidişin zorları olsa da
Ağla ki ak çıkasın iniden

(…)

‘Kurşun bitince yok öyle
Sürdü tüfeğine çobak köpeklerini’
(…)

‘Taşkın ve saf genç kalbime
Mezar taşı gibi vurur çağın devrimleri’
(…)

İstanbul kent olarak yıllar önce
Sürmeler çeker beğenirdi şehzadeleri

(…)

Biz Dağ Mağara Hikmet Kent İnsan Evren derken
Bir şarklı şair vardı kralı olan
Derdi ki kalın postallar giyeceğim
Bilgelik için değil
Sığınmak ve izlenmek için dağlara gideceğim

Birinci jandarma işlevi

Biz sustuk
Mağara hikmet erleri yerine
Konserve kutuları kustu
Üç dört beş ölü de kustu

(…)
Kentleri tepeden gören yaylamızda
(…)
Bakışın avuçlarınla sever sıvazlar okşardın
(…)
‘Anneciğim sen ne güzel
Beline dolalı önlüğüne…’
(…)
‘Rüzgarın döktüklerini yağmurun ve kuşların
Acımadıklarını
Evimize taşırdın’
(…)
‘Anneciğim sen
Yaslan koluma dinle beni
Bak ben bir eli sofranın altında
Parmağına kimsenin duymadığı sesler çarpan
Ürküpp korkan
Bir evladınım

Anneciğim sen bir dağ haberi
Bizleri dağa sen alıştırdın
Dağı sen öğütledin bize
Ben dağa ölü umutsuz gittim diri indim
(…)
Anneciğim ancak sen içten ve derinden
Anladın inceliği

Ana sen
Bir dağ haberi
Taze uyabilen her güçlüğe
Dağları yıldızlar daha iyi izleniyor diye mi seversin
Ya evin erkekleri
Gecikince geceleri
Korkardık ama
Dağın kendisinden hiç korkmadım

(…)

‘Baba ben’ ben
Yeryüzünü dinledim
Erkek giysileri giyindim gördüm ki
Helalinden kadın
Ve bol ve düzgün çocuk gerekli

(…)

Ne aç şu gövdem
Dursam çağırmasam bile
Ben bir ışıkla geceleri
Evimi karartan sevgisizlikleri denetlerken
Ekmek kemirir gövdem

Mezardan da öteye yeryüzü götürür kişiyi
Şiire çoktan başladım ama
At sürmeyi yeni belledim’
‘Oğlum sen
Seziyorum
Yoksa anladığımdan değil kelimelerini
Tıpkı bir avuç sudan başladığım gibi
Ananın göğsüne yaslanıp
Sütünden hanlar kervansaraylar kışlalar altın kubbeler
Demir çelik fabrikaları atom reaktörleri
Kuş ve balık dili okulları
Kitaplar uçaklar yaptığım gibi
Seziyorum oğlum sen
Kibar ve zarif bir çocuksun’

Beni adadılar beni koydular ortaya
Karşı duygular çıkarlar

Bende karşılaştı büyük
Çok büyük olmalıyım ki bende vuruştular
Ve gövdemin toprağı
Daha doymadı kana
Ozan beni harbetti
Işık beni koştu yine de
Daha karanlığım çok yerde

/ Ben şair olarak
Bitmez bir kartal çubuğu tüttürüyorum /
‘Hayır anneciğim Nijerya Çad Uganda da
Hiç te uzak değil
İnsan orada da
Sabah kalkar işleri vardır
Tıpkı
Ve sonra
Akşam sofrası o uzaklarda
Dilini bilmediğim hoş omuzlu
Yuvarlak ve işlek omuzlu
O kız tarafından serilince
Bizim soframıza da değer bir ucu’

‘Oğlum sen’ ana
‘Seziyorum
Yoksa anladığımdan değil kelimelerini
Tıpkı karnımda bir miktar sudan başladığın gibi
Göğsüme yaslanıp sütümden
İnsan toplayan sesli kubbeler çattığın gibi
Seziyorum ah ah seziyorum oğlum sen
Kibar ve zarif bir çocuksun’
(…)
‘Engellerseniz beni’ küçük kardeş
‘Pek çok ağaç devireceğim
Bırakırsanız
Bir konuk
Bir meltem olacağım yaprak arasında’

‘Ah ne sorumsuz o küçük gezgin
Hayvan beslemenin

Zorunlu olmadığı kanısında
İkinci dünya harbi
Bir izci dalağı gibi şişer iner karşımda
Genaralleri psikolojiyi
Devlet devirme tekniğini
Kadınları bir yakut gibi taşıyıp
Tükürür gibi terketmeyi
Çocukları isyan etmekte
Genç kızları direnmekte yenmeyi
İyi bilir
Oto-stop yapmayı bile

(…)

‘Haydi bakalım topunuz
Soluyun şu havayı’
Kitaplardan bir cümle okuyor
Oda doluyor kelimelere
Harflerin içinden
En yakın komşuya çizilmiş cizginin içinden
Bir boğa yılanından
Parçalanmamış bir kuzu geçer gibi
Geçiyor i önde
‘Haydi soluyun şu havayı’ yarı yolda
Ölebilir yüreği yetersiz olan
Bir harfin katılaşmasından

(…)

(üçüncü bölüm)

Önce kim
Önce sen bu sefer
‘kızaplam
ne kezzaplar akmakta yollardan’

‘sen ha
bu kelimenle
umulmaz senin yaşındakilerden
bir çevik bir cevval oldun
öyle ki
derisinin altı közlerle yoklanan
kainata ve
şu aziz ruha
sarı karıncalaşarak buyuran
ve şehadat eden
veşehadet ederim diyen dilin
ve onaylayan yüreğinle
o delikanlılığa doğru
sular gibi büyük
temiz yüzünü dönen sen’

‘kızaplam
ne kezzaplar akmakta yollardan’

(…)

(…)
‘hem söylüyorum
hem de içim yanıyor efendi beyim’

‘bre hatun
sen
hep söylemiyor muyum sadece
bütün bunlar olmayan bir ev
düşün diye’

(…)

(…)
Yatıya gelen bir dağ aslanı
(…)

(…)

(…)
‘fatih sultan mehemet han
istanbula girdiğinde
bir dilbir vardı
öyle güzel
güzeldi ki
yurt gibiydi döşü
padişah değer verse yeri
koştu
atının önünde öptü yeri’

(…)”

agy s. 306-328

Reklamlar