Etiketler

,

Symposium Novartis Stiftung - Mit einem neuen Weltwirtschaftsethos aus der Krise?, 27. Novemebr 2009, Basel

“(…)
Hemen hemen oniki yıl önce, ‘bütün insanların… onur (değer) ve haklar bakımından eşit olduğu’ bir bildiriyle resmen açıklanmış; bu açıklama da, onu somutlaştıran ‘insan hakları’na ilişkin yirmidokuz maddeyle birlikte, dünyamızın hemen hemen bütün ulusları tarafından imza edilmişti. (…)
‘Hükümetleri bu Bildiriye imza atmış ülkelerde insan hakları gerçekten daha az mı çiğnendi, ya da yaşanması daha çok sağlandı mı?’ sorusuna, hiçkimse haklı çıkarabileceği bir karşılık veremez. (…) Uluslararası siyasal tartışmalarda, tarafların birbirlerine saldırmak için en çok kullandıkları -kötüye kullandıkları- silah da insan haklarıdır, denebilir. (…) Ve işin garibi, bütün bunların (başka) insan hakları adına yapıldığı söylenir. Bu ikiyüzlülük öylesine yaygındır ki, pek çok insan -iyi niyetli insan kuşkusuz,- insan haklarına harcanacak her çabanın artık anlamsız olduğu, yapılacak her tartışmanın da boş laf kalmağa mahkum olduğu düşüncesine kapılıyor.
Bu olgu, sanırım, insan haklarını koruma sorununun -bu bunca dikenli sorunun- dünyamız için önemini göstermekle kalmaz; aynı zamanda, insanlık olarak bugün bu konuda girmiş olduğumuz çıkmazlara da dikkati çeker.
(…) Genel olarak denebilir ki, bu çıkmazlara götüren şey, insan hakları ile değer sorunları arasındaki özce ilginin açıkça ve temellendirilebilecek kadar görülememesi; insan hakları ile insanın değerinin -ya da ‘onur’unun içeriğinin- bilgisi arasındaki temel ilginin gözden kaçmasıdır. Bu dediğimi somutlaştırmak için, insan haklarının korunması konusunda karşılaşılan güçlüklerin, tek değilse de, teorik kaynağını şu üç nokta etrafında özetlemek istiyorum: 1)kavram karışıklıkları: bir hakkı ‘insan hakkı’ yapan ölçütle ilgili düşüncelerdeki karışıklık, dolayısıyla bu kavramın içeriği konusunda olduğu kadar, çeşitli tek tek hakların içeriği konusunda da ortaya çıkan kargaşalık, bunun bir sonucu olarak da bu hakların gerektirdikleri konusunda duraksama; 2) insan haklarının korunması için bugün özellikle uluslararası düzeyde benimsenecek ilkeler ve izlenecek yollar konusunda karışıklık; bir karışıklık ki, kimi zaman, geçerlikte olan ilkeleri ve yolları hem koşullar hem de ‘insan onuurnun içeriği bakımından değerlendirememekten; kimi zaman da ‘içinde bulunduğumuz koşullarda, insan hakları nasıl korunabilir?’ sorusuna siyasal çıkarlar dışında, dünyayı bir bütün olarak kucaklayan resmi bir yanıt verecek kadar cesur düşünememekten ortaya çıkar; 3) insanın onurunun tam nerede tehlikede olduğunu görebilecek bir gözü kazanmayı sağlayan, gençken görülecek sistematik bir eğitimin sonucu, karar verenlerin çoğunun, belirli bir insan hakkını çiğneme durumunu -ya da çiğneme iddiasını- çıkarlar bakımından değil, insanın değeri bakımından değerlendirme yetersizliği. Oysa bu onuur karar verenler de paylaşıyor!
(…)
Bu seminerden beklediğimiz, insan hakları kavramına ilişkin uluslararası düzeyde bir tartışma -amacı, hangi hakların (ya da hak türlerinin) ‘insan’ hakları olduğunu, hangilerinin ise olmadığını açıklığa kavuşturmak olan bir tartışmayı- başlatmaktır. (…) İnsan hakları dediğimiz hakların ne olduğunu biliyorsak -herbirimiz biliyorsa-, bu hakların özü gereği neleri gerektirdiklerini belki daha açık görebiliriz; ve bu gerektirdiklerini daha açık görebiliyorsak; insan haklarına ilişkin çekişme konusu olan bazı noktalarda ve korunmaları konusunda, bu Seminerde tartışılmasını beklediğimiz bazı sorunlarda daha sonuçlara ulaşabileceğimizi umabiliriz.
İnsan haklarının neyin istemi olduklarını, aynı zamanda da bu istemi kime yönelttiklerini biliyorsak, her an herkesçe herkes için neden korunması gerektiğini de bilmiş oluruz. Bunu biliyorsak, aynı zamanda başkalarını insan haklarını çiğnedikleri için suölamağa, kendi çiğnemelerimizi ise örtbas etmeğe neden bunca hazır olmamamız gerektiğini de bilmiş oluruz. Bunu biliyorsak, her kişinin bu kendi başlarına amaç olan devredilmez haklarının, neden her toplumsal ve siyasal kararın temeli yapılmaları gerektiğini de bilmiş oluruz.
(…)
İnsan haklarının, istediklerini neden istediklerini biliyorsak, eğitim programlarında, kitle iletişim araçlarında v.b. insan haklarına önemlerine uygun yeri -ya da felsefeye, işlevine uygun düşen yeri- verebiliriz.
Kişi haklarından hangilerinin insan hakları olduğunu biliyorsak, hangi hakların, doğal koruyucusu -yani devlet- onları korumadığı ya da çiğnediği durumlarda, uluslararası mekanizmalarla korunabileceğini ve korunması gerektiğini, belki daha iyi anlıyabiliriz. Ve bunu anladığımız zaman, bütün uluslar ‘insanlık’ olarak birleşip, bugün karşılaştığımız teorik engelleri -söz gelişi bir devletin iç işlerine karışmama ilkesinin amacından uzak yorumlarını- aşarak, insan haklarını koruma yolunu bulabiliriz.
*
(…) Dünya barışını koruma çabalarının çoğunda (sözgelişi ‘yumuşama’ çabalarında), karar verenler, barışın korunması ile insan haklarının korunması arasındaki ilgiyi unutmuşa benziyor. (…) Gözden kaçan bir şey daha var: dünya barışını korumanın siyasal bir sorun olduğu; oysa insan haklarının uluslararası düzeyde korumanın siyasal bir sorun olmadığı olgusu (ulusal düzeyde kısmen böyle olsa bile). (…)
Böylece, 20. yüzyılın son çeyreğinde insanlık, insan haklarını koruma hakkına sahip olduğunun bilincinde, ama eli kolu bağlı, dünyamızın çeşitli yerlerinde bazı insan hakları adına başka bazı insan haklarının -devletlerce, teröristlerce v.b.- çiğnenmesine çaresizlik içinde tanık oluyor.
Otuz yıllık deneyim göstermiştir ki, bugünkü insanlığın resmi temsilcisi, yani Birleşmiş Milletler, şu andaki yapısıyla, dolaylı korunan haklara ilişkin insanlığın yüzyüze bulunduğu sorunların çözümünde pekaz şey yapabiliyor; insan haklarının fiilen çiğnenmesine ise hemen hemen hiçbir şey yapamıyor. Ayrıca Birleşmiş Milletler bu zayıflığın bilincinde olduğunu ve bu zayıflığı -ama ancak ilk noktasıyla ilgili olarak- giderme yolunu bulmağa çaba gösterdiğini görüyoruz. Yirmibeş Uzmanın Raporu bu çabaların örneğidir. (…)
Şu anda gereksindiğimzi şey; bir bütün olarak insanlığın, dünyanın her yerinde insan haklarını koruma hakkını – : insanın olanaklarının gelişmesi engellendiği yerde karışma hakkını- kullanabilmesini sağlıyacak yolları ortaya koyan, dünya düzeyinde bir proje geliştirmektir.
Bu proje, uluslararası düzeyde insan haklarını korumanın siyasal bir sorun olmadığı, etik bir sorun olduğu kabulüne -bu temellendirilebilir kabule- dayanmalıdır; bu proje ki, Evrensel Bildirinin 28. maddesinin herkes için istediği uluslararası düzene yol açabilir.
(…)
Ve Birleşmiş Milletlerin şimdiki yapısını ve organlarını oluşturma biçimini hesaba katarsak, derim ki, Birleşmiş Milletler içinde bu yer UNESCO olabilir; görevi, insanın onurunu oluşturan ana etkinliklerin bazılarının -eğitimin, bilimin, kültürün- gelişmesini desteklemek olan UNESCO. Felsefe de, UNESCO aracılığıyla, bugünkü insanlığa saygı borcunu böylece ödeyebilir belki.
UNESCO bu girişimi üzerine alamaz mı?

İoanna Kuçuradi”

İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, Türkiye Felsefe Kurumu, Haz: İoanna Kuçuradi, Ankara, 1996, s. 3-6

Reklamlar