Etiketler

, , ,

135178086_tn30_0

SAMUEL TAYLOR COLERİDGE 21 Ekim 1772’de İngiltere’nin Devonshire şehrinde doğdu. On kardeşin en küçüğüydü. Babası John Coleridge, yaşadıkları bölgede saygı duyulan bir Anglikan papazıydı. (…)
Coleridge, babasının 1781’deki ölümünün ardından, istemediği halde Christ’s Hopital isimli yatılı okula gönderildi. Okul yıllarında eve çıkmasına nadiren izin verilmiş, bu da genç Samuel’e duygusal olarak hasar vermiştir. Hayatının bu döneminde çektiği yalnızlığı daha sonra ‘Geceyarısı Ayaz’ isimli şiirinde anlatacaktır. (…)
1795’te William Wordsworth’la tanışan Coleridge, kısa sürede büyük şairin en yakın dostlarından biri oldu. Ertesi yıl, siş ağrısı ve yüz nevraljisinin verdiği acıları dindirme amacıyla laudanum denen afyonlu karışımı kullanmaya başladı. (…)
(…) ‘Yaşlı Gemici’yi; kendi ifadesiyle ‘afyonun etkisiyle daldığı bir rüyada’ kurduğu ‘Kubilay Han’ı ve ‘Christabel’ isimli uzun şiirinin ilk bölümünü bu dönemde (1797-1798 blog.) yazdı. (…) 1798’de Coleridge ve Wordsworth, İngiliz romantizminin başlangıç noktası kabul edilen ortak kitapları Lirik Baladlar‘ı yayımladılar.
(…)
(…) (1800’de Cumberland’a yerleşmedinden blog.) Kısa bir süre sonra, ailevi sorunlar, hastalıklar, artan afyon bağımlılığı, Wordsworth’la arasındaki gerginlikler ve edebi gücü konusunda gitgide artan şüphelerinin verdiği bir yaratıcılıkla ünlü ‘Keder: Bir Kaside’ isimli şiirini yazdı.
(…) Coleridge’in hayatının bundan sonraki (1806’dan sonraki blog.) kısmını belirleyen büyük ölçüde afyon bağımlılığı olmuştur: Karısından ayrılmış (1808), Wordsworth’le kavga etmiş (1810), yıllık maaşının bir kısmını kaybetmiş (1811) ve sonunda Dr. Daniel’in gözetimi altına girme kararı vermiştir. (…) Kalbi ve akciğerleri afyona daha fazla dayanamayan Samuel Taylor Coleridge, 25 Temmuz 1834 günü öldü.”

Yaşlı Gemici, Samuel Taylor Coleridge, Çev: Şavkar Altınel, İletişim Yay., İstanbul, 2010, s. 4

“(…) Günümüz Batılı edebiyat profesörlerinin, toplumbilimcilerinin, Walter Benjamin’de bulduğu şeye benzer bir yan var onda: Eserinin bitmeşliği, genişliği, her şeyi merak edişi, üniversiteye gitmesine rağmen (Coleridge Camberidge’ egitmiş, ama mezun olamamıştır) esas olarak kendi kendine okumuş, derinlemesine okumuş biri olması ve tabi hayat hikayesi; her zaman kederli, hüzünlü ve ‘başarısız’ biri olması, edebiyatseverin kendini onunla özdeşleştirmesini kolaylaştırıyor. (…)
Bitip tükenmez bir entelektüel enerjisi vardır Coleridge’in. Çok okur, durmadan okur, en tuhaf, en ilgisiz, en ücra konularda okumakla da övünür. Bu bakımdan düzenli, sistemli kütüphaneleri, kitapçı dükkanları olan Batı’nın merkezi şehirlerinden çok, Batı dışındaki tutkulu entelektüellerin çok bilinen ve çok sevdiğim sözünü tekrarlar gibidir:
‘Elime ne geçerse okudum.’
(…)(s. 8)
(…) Montaigne, Coleridge ve Coleridge’den çok şey öğrenmiş olan Poe gibi yazarlar için ise okumak (Elime ne geçerse okurdum!), dünyanın ve sanatın kurallarını bir daha ve yaratıcılıkla keşfederek yeniden yazmak için mutluluk ve iyimserlikle yaılan bir faaliyettir… Coleridge tarzı bir okuma ve merak bizi cemaate yaklaştırmaz, tam tersi, cemaatten uzaklaştırır. Cemaatten ve tarihten uzaklaştığımız bu noktada ise, bizim gibi, kitaplarla tutkuyla, yoğunlukla yalnız başına kalabilen diğer bazı okurların, yazarların hayali kardeşliği başlar. (…) Hayatın sıradanlığından yorulduğum, umutsuzluğa kapıldığım zamanlarda bir kaşık Coleridge almak bana zekayla, (s. 9) kitaplarla, merak ve hayal gücüyle yapılan bir ikinci dünya olduğunu, bildik birinci dünyadaki mutluluğun ancak o ikinci alemin varlığı ve sezgisiyle mümkün olacağını hatırlatırdı. (…)
(…)
(…) Bazıları şiiri (Yaşlı Gemici şiiri), ruhsal bir yolculuk olarak Coleridge’in hayatına benzetir, büyük şairin daha yirmi beş yaşındayken hayatının geri kalanının ruhunu ve biçimini bu şiirle, önseziyle dile getirmiş olduğunu savunur. Colerdge’in, gençliğinin iyi niyetli coşkusunu, parlak zekasını ve şiir gücünü kaybetmesi gibi temalar öne çıkarılır bu yorumlarda. (…) (s. 10)”

Orhan Pamuk, agy.

“(…)

‘Tanrı kurtarsın seni, Yaşlı Gemici!
Nen var? Ne titretiyor her yanını?’
‘Kaptım oklu tüfeği, çektim hemen tetiği,
Aldım ALBATROSUN canını.

(Yaşlı Gemici onlara uğur getiren kutsal kuşu konukseverlik kurallarını çiğneyip öldürür.) (s. 47)

(…)

Korkunç bir şey yapmıştım herkese göre,
Başımıza bir gelecek vardı.
Dediler, açık şu: Öldürdün o kuşu,
Estiren bu hayırlı rüzgarı.
Alçak, nasıl ettin, o kuşu katlettin,
Estiren bu hayırlı rüzgarı? (s.51)

Ne kızıl, ne de sisli, Tanrı’nın başı gibi
Görkemle çıkınca Güneş ama denizden,
Dediler, açık şu: Öldürmeliymiş o kuşu,
Bize yalnızca bulut ve sis getiren.
Nasıl iyi ettin, o kuşu yok ettin,
Bize yalnızca bulut ve sis getiren!

(…)

Birden rüzgar dindi, tüm yelkenler indi,
yoğun bir hüzün çöktü her şeye,
Ağırlığı hissettik, rastgele sözler ettik
Sırf denizin sessizliği bozulsun diye.

Cehennem sıcağında bakır gökte
Duruyordu kan rengi olmuş Güneş
Öğle vakti tam tepesinde direğin;
Öyle ufalmış ki boyu Ayla eş.

Günler günleri izledi böyle,
Durduk orada hiç kıpırdamadan
Ressam elinden çıkmış bir gemi gibi,
Ressam elinden çıkmış denizde duran.

(Ama sisdağılınca kuşun öldürülmesinin iyi bir şey olduğunu söyler ve böylelikle de Gemicinin suçuna ortak olurlar.
Rüzgar devam eder, gemi Pasifik Okyanusu’na girer ve Ekvator’a varana kadar kuzeye ilerler.
Birden rüzgar dinip gemi hareketsiz kalır.) (s. 55)

Su, su, nereye baksan yalnızca su,
Güverte tahtaları çekti zamanla;
Su, su, nereye baksan yalnızca su,
Ama hiçbir yerde yok içecek bir damla.

Ve inanılmaz bir şey oldu, Tanrım!
Denizin ta kendisi çürüdü
Ve sümük gibi olmuş sularda
Sümüklü yaratıklar sürünüp yürüdü!

Kaykılıp yatarak, doğrulup kalkarak
Dansetti gece ölüm ateşleri
Ve mavi, yeşil, beyaz yandı sular
Kaynayan bir cadı kazanı gibi.

(Albatros’un intikamı alınmaya başlar.) (s. 59)

Ve bazıları emindi gördüğünden
Başımıza bunları açan ruhu düşünde:
Gelmişti o sis ve buz diyarından
Peşimize düşüp dokuz kulaç derinde.

Ve her dil o kuraklık yüzünden
Kurumuştu ta köküne kadar:
Daha imkansız olmazdı konuşmak
Tıkasaydı boğazımızı kurumlar.

Ah işte baktı yüzüme nefretle
Gemideki herkes, genç olsun, yaşlı olsun;
Sövüp birlikte bana astılar boynuma
Haç yerine ölüsünü Albatros’un.

(Bu gezegenin görünmeyen sakinlerinden biri olan bir Ruh onları takip etmiştir. Ne bir ölünün ruhu ne de bir melek olan bu varlıklar hakkında alim Yahudi Josephus’un ve Konstantinapollü Platonist Michael Psellus’un yapıtlarından bilgi edinilebilir. Çok sayıdadırlar ve bulunmadıkları iklim ya da ortam yoktur. Arkadaşları, çektikleri acı içinde bütün suçu yaşlı Gemiciye atmaya hazırdırlar; bunu göstermek için de boynuna ölü deniz kuşunu asarlar.) (s. 63)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Bitkin günler geçirdik hep birlikte.
Her boğaz kurumuş, her göz donuk.
Bitkin günler geçirdik, bitkin günler!
Her bitkin göz nasıl da öyle donuk!
(…)

(Yaşlı Gemici’nin gözüne uzaklarda bir işaret görünür.) (s. 67)

(…)

(…)
Kaldık o kuraklıkta sesimiz çıkmadan.
Isırıp kolumu emdim oradan kan,
Haykırdım ‘Gemi geliyor!’ diye.

(Yaklaştığında, Gemici bu geleni gemiye benzetir ve büyük bir fidye ödeyerek konuşma gücünü susuzluğun elinden kurtarır.) (s. 69)

(…)

(…)
Ve tek tayfası o Kadın mı acaba?
Bir de ÖLÜM mü var yoksa yanında?
ÖLÜM mü yoksa o kadının eşi?

Kadının ağzı kızıl, duruşu serbestti,
Saçlarının sarısı farksızdı altından,
Cüzam beyazıydı bembeyaz teni:
CANLI ÖLÜM denen o Kabustu belli,
İnsanların kanını donduran.

(Ve kaburgaları, batmakta olan Güneşin önünde yükselen parmaklıklar gibi durur. İskelet gemide Hayalet Kadınla onun Ölüm Yoldaşından başka kimse yoktur.
Mürettebat da gemiye uygundur!) (s. 73)

(…)

Yalnızdım, yalnızdım, yapayalnızdım
Uçsuz bucaksız denizde
Ve işkence içindeki ruhuma
Merhamet etmedi çıkmadı bir azis de.

(Ama yaşlı Gemici, gövdesinin hayatta olduğunu açıklar ve suçunun korkunç cezasını anlatmaya başlar.) (s. 81)

(…)

Baktım o çürüyen denize
Ve kaçırdım gözlerimi hemen;
Baktım çürüyen güverteye:
Başka bir şey yoktu ölülerden.

Göğe bakıp çalıştım dua etmeye;
Ama çıkmadan ağzımdan tek söz bile,
Kötü bir fısıltı gelip kulağıma
Kalbimi dönüştürdü çöle.

Gözlerimi kapatıp kapalı tuttum;
Birer nabız gibi atıyorlardı:
Gökyüzü ve deniz, deniz ve gökyüzü
Bitap düşürmüştü her iki gözü;
Çevremde de ölüler yatıyorlardı.

(Ve onca insan ölmüşken yaşıyor olmalarını kıskanır.) (s. 85)

(…)

Ah o mutlu canlılar! Hangi dil
Anlatabilirdi bu güzelliği gerçekten?
Kalbimden fışkırdı derin bir sevgi,
Kutsadım onları fark etmeden:
Merhamet etmişti ki koruyucu azizim,
Kutsadım onları fark etmeden.

Ve dua edebildim o anda,
Hafifledi boynum ansızın
Sıyrılıp düşüverdi Albatros
Ve kayboldu altında suların.

(Güzelliklerinin ve mutluluklarının farkına varır.
Ve kalbinin derinliklerinde onları kutsar.
Büyü çözülmeye başlar.) (s. 97)

BEŞİNCİ BÖLÜM

Uyku tatlı, okşayıcı bir şeydir,
Yoktur dünyada onu sevmeyen:
Yüce Meryem Ana, şükürler olsun ona,
Bir uyku yolladı Cennet’ten bana,
Ruhuma sızıp her şeyi örtüveren.

Günlerdir bir sıra hantal kova
Güvertede durmuştu bekleyerek su:
Rüyamda çiyle dolmuş gördüm onları,
Uyandığımda da yağmur yağıyordu.

(Meryem Ana’nın inayetiyle yaşlı Gemici yağmura kavuşur.) (s. 101)

(…)

‘Çarmıhta ölen İsa aşkına,’
Diyordu birisi, ‘bu mu o adam,
Bir dokunuşuyla o zalim okuyla
Acımadan zararsız Albatrosu vuran?

Günlerini tek başına geçiren ruh
O diyarda sis ve karlarıyla,
Seviyordu o kuşu, seven bu adamaı,
Kendisini öldüren okuyla.’

Daha yumuşaktı sesi ötekinin
Yumuşacıktı özsuyu gibi:
Dedi, ‘Ceza çekti bu adam
Ve daha da ceva var çekeceği.’

(Kutuptan Gelen Ruhun yoldaşları olup çevremizdeki havada yaşayan iki şeytan o Ruha karşı işlenen suçla ilgilenir ve birbirlerine Kutuptan Gelen Ruhun nasıl yaşlı Gemiciye uzun ve ağır bir ceza verdiğini anlatırlar. Bu arada da Kutuptan Gelen Ruh güneye döner.) (s. 119)

(…)

(…)
Günah çıkartırım ona, diye düşündüm,
Yıkar benim için Albatrosun kanını. (s. 137)

(…)

Dedim, ‘Çıkart günahımı, kutsal adam!’
Haç çıkarttı geçirip elini yüzümden;
Dedi, ‘Söyle bana, söyle hemen şimdi,
Nesin? Ne biçim bir insansın sen?’

Anında kavrayıverdi gövdemi
Derin ve dayanılmaz bir acı;
Anlatmaya başladım hikayemi
Ve öyle dindi ancak o sancı.

(Yaşlı Gemici içten gelen bir şekilde Münzeviye yalvararak günah çıkartmak ister ve işlediği günaha karşılık yaşamak cezasına çarptırılır.) (s. 153)

O gün bugündür, beklenmedik bir anda
başlar gene o büyük acı bende
Ve anlatana dek bu korkunç hikayeyi
Yanıp tutuşur yüreğim içimde.

(Ardından da ömrü boyunca büyük bir acı onu sık sık ülkeden ülkeye gitmeye zorlar) (s. 157)

Gece gibi ülkeden ülkeye geçerim;
Garip bir söz gücüm vardır;
Yüzünü gördüğüm anda anlarım,
Beni dinleyecek kimseyi tanırım:
Bu hikaye hemen ona anlatılır. (s. 161)

(…)

Ah, Düğün Konuğu, bil ki ruhum
Yalnızdı uçsuz bucaksız bir denizde;
Öyle ıssız bir yerdi ki orası
Yoktu nerdeyse Tanrı bile

(…)

Elveda, Düğün Konuğu, elveda,
Ama isterim şuna inanmanı:
İyi dua ede o kişi ki sever
Hem insanı, hem kuşu, hayvanı.

(…)

(Ve başka insanlara örnek olup onlara Tanrı’nın yarattığı ve sevdiği her şeye saygı duymayı öğretir.) (s. 169)

Böyle deyip kor gözlü gemici
Gitmişti kır sakalıyla oradan,
Düğün Konuğu da girmeyip içeri
Geri döndü güveyin kapısından.

Uzaklaştı sessizce ağır ağır,
kendini vurgun yemiş gibi duyarak
Ve açtı gözlerini ertesi sabah
Daha hüzünlü ve bilge biri olarak. (s. 173)”

agy

“(…) Kesin olarak emin olduğum tek şey şiirin sonundaki basmakalıp dindar mesajın temelde bir başka ‘alay’ olduğuydu. Her şey diz çöküp birlikte dua etmekle çözülebilecekse, Gemici neden hala yalnızdı ve işkence çekiyordu?
(…) Dünyanın yalnız alabildiğine güzel değil, aynı zamanda alabildiğine garip ve yabancı da olduğunun sessizce okura sezdirildiği bölümlere özellikle tutkundum:
Hava giderek soğudu çok;
Geçti yanımızdan, koca dağlar buzdan,
Öyle yeşildi ki zümrütten farkı yok

Rüzgar esti kıçtan, köpük uçtu baştan,
Karıştı ardımızda uazanan ize;
Durmadan yol aldık; ilk defa biz daldık
Çıt çıkmayan o koca denize (s. 180)

Kayalar parlıyordu, ve parlıyordu
Üstlerinde yükselen kilise de;
Rüzgar gülü kıpırdamdan duruyordu
Ay ışığının onu gömdüğü sessizlikte.

(…)(s. 181)

(…) Ama gene de sormak istiyorum: Ayın, yıldızların, her şeyin ‘anayurtlarında ve evlerinde’ oldukları evrende tek ve yabancı varlık olan, işlediği günah yüzünden bir daha yurduna temelli dönemeyip yersiz yurtsuz bir şekilde ‘gece gibi ülkeden ülkeye geçen’ ve ancak yaşadıklarını anlatarak bir ölçüde huzur bulabilen Gemici size başka birini hatırlatmadı mı? Hatırlatması gerekir çünkü o Gemici sizsiniz, hepimiziz. O gece odamda (s. 182) şiiri okurken, Colridge’in o büyük günahın insan olup bizi dünyadan ve hayattan ayıran bilince sahip olmak olduğunu söylediğini duymuştum. Dünyanın ne kadar güzel olduğunu görebilmemiz için gerekli olan o bilinç, aynı zamanda bütün yaratıklarla kardeş olduğumuzu unutmamıza yol açıp bizi dünyaya yabancı kılıyor ve hem onu, hem de bizi yaralıyordu. İşlenen günah verilen cezayla aynı şeydi. Ama gene de bilincimize sarılmak, gördüklerimizin güzelliğini ve garipliğini dile getiren ‘hikaye’mizi başkalarına anlatmak ya da onların hikayelerine kulak vermek zorundaydık; çözüm birlikte ibadet etmek değil, yalnız başımıza yazıp okumaktı.
(…)(s. 183)”

Şavkar Altınel, agy

Reklamlar