Etiketler

, ,

içerik

“(…) Elinizdeki kitabın yazarı aslında tarihsel bir görelilikçidir, dil sorunlarına da teğet geçer, ancak bir bilgi kuramı çıkartmak üzere yaklaştığı tarihsel verileri yorumladığı düşünce yapısı, toplumcu düşünürlerde görmeye alıştığımız tarihçilik yapısından çok, yirminci yüzyıla hakim olan  bu dil/mantık boyutunda kurulmuştur. Kuhn’un kendisinin de söylediği gibi, aynı verilere bakarak (tarihsel de olsalar) çok farklı düşünce yapıları inşa etmek daima mümkündür. Kuhn’un, daha önce de belirttiğimiz gibi, Wittgenstein yoluyla etkilendiği anlayışa göre dil, pozitivistlerin düşündüğü gibi mantık üzerine değil, retorik yani dilin kullanılması koşulları üzerine kuruludur. (…) Yani Kuhn’un bu kitabın Onuncu Bölümünde söylediği gibi, (başka bilim geleneğinin bilim adamları blog.) farklı dünyalarda yaşamaktadırlar. (…)”

Nilüfer Kuyaş, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Thomas S. Kuhn, Çev: Nilüfer Kuyaş, Alan Yay., İstanbul, 1995, s. 26, 27

“(…) Özellikle Alexandre Koyre’nin yazılarını incelemeyi sürdürdüm ve ayrıca Emile Meyerson’un, Helene Metzger’in, Annelise Maier’in çalışmalarıyla da ilk kez karşılaştım. (Özellikle etki yapanlar şunlardı: Alexandre Koyre, Etudes Galileens (Galile Araştırmaları) 3 cilt, Paris, 1959; Emile meyerson, İdentity and Reality (Özdeşlik ve Gerçeklik) çev. Kate Loewenberg New York, 1930; helene Metzger, Les Doctrines Chimiques en France du Debut du XVII e a la fin du XVIII e siecle (17’nci Yüzyılın Başlarından 18’nci Yüzyılın Sonuna kadar Fransa’da Kimya Öğretileri) Paris, 1923 ve (Newton, Stahl, Boerhaave ve Kimya Öğretisi) Paris, 1930; ve Annelise Maier, Die VorlauferGalileis im 14. Jahrhundert (Galilei’nin 14. Yüzyıldaki Öncelleri)) (…) Gerçi bazı tikel tarihsel yorumlarını gün geçtikçe daha fazla sorgulamaktayım, fakat bilimsel düşünce tarihinin nasıl bir süreç olabileceği konusundaki anlayışımın biçimlenmesinde, A. O. Lovejoy’un Great Chain of Being (Varlığın Büyük Zinciri) adlı yapıtıyla birlikte bu kişilerin çalışmaları, birincil kaynaklardan sonra en belirleyici etkiyi yapmıştır.

(…) Raslantı sonucu bulduğum bir dipnot, beni Jean Piaget’nin büyüyen çocuğun çeşitli dünyaları ve bunlar arasındaki geçişler üzerine yaptığı deneyleri öğrenmeye yöneltti. (Aynı zamanda bilim tarihinden de doğrudan doğruya çıkan kavram ve süreçleri sergilediği için Piaget’nin araştırmalarından iki dizi özellikle önemli oldu: The Child’s Conception of Causality (Çocuğun Nedensellik Anlayışı) çev. Marjorie Gabain, Londra, 1930 ve Les Notions de movement et de Vitesse chez l’Enfant (Çocukta Hareket ve Hız Kavrayışları) paris 1946.) (…) W. V. O. Quine ise beni analitik-sentetik ayırımındaki felsefi bulmacalr dünyasına götürdü. (Whorf’un yazılarını daha sonra John B. Carroll derledi: Language, Thought and Reality – Selected Writings of Benjamin Lee Whorf (Dil, Düşünce ve Gerçeklik – Benjamin Lee Whorf’un Seçme Yazıları) New York, 1956, Quine’nin görüşlerini sunduğu ‘Two Dogmas of Empiricism’ (Görgülcülüğün İki Dogması) adlı yazı From a Logical Point of View (Mantıksal Bir Bakış Açısından) adlı kitabından alınarak yeniden basılmıştır, Cambridge, Mass, 1953, s. 20-46.) Araştırmacılar Birliği işte böyle rasgele bir arayışa izin veriyordu ve ben sırf bu tür bir çalışma sayesinde Ludwick Fleek’in hemen hemen hiç bilinmeyen bir yazısı olan Enstehung und Entwicklung einer wissenschaftlichen Tatsache (Bilimsel Bir Olgunun Kaynağı ve Gelişimi) (Basel, 1935) monografisini bulabildim ki, bu deneme benim birçok düşüncemin tam bir önceli durumundaydı. (…)”

Thomas S. Kuhn, agy s. 40, 41

“(…) Bunun sonucu olarak 1951 yılının Mart aymda ‘Fizik Kuramıyla İlgili Arayışlar’ konusunda halka açık sekiz konuşmalık bir konferans dizisi verdim. (…) Bu süreç içinde, aşağıda yeni bir kuramın ya da buluşun ‘ortaya çıkışı’ olarak adlandırdığım gelişme türü de betimlenmiş oldu. (…)

(…) Bu farkın kaynağını bulma çabası, bilimsel araştırmada o günden sonra ‘paradigma’diye adlandırdığım olgunun ne kadar önemli bir rol oynadığını fark etmemi sağladı. Paradigmaları, bir bilim çevresine belli bir süre için bir model sağlayan, yani örnek sorular ve çözümler temin eden, evrensel olarak kabul edilmiş bilimsel başarılar şeklinde tanımlıyorum. (…)

(…)

(…) Buna ek olarak, burada geliştirilecek olan bilim-görüşü bazı yeni araştırma türlerinin hem tarihsel hem de sosyolojik açıdan gizil (potansiyel) bir verimliliği olduğunu akla getirmektedir. (…) dış etkenlerin basit bir aykırılığın büyük bir bunalım kaynağına dönüşmesine aracı olduğunu ortaya çıkarmak için, Copernicus ve takviminden daha uzağa gitmek gerekmez. Aynı örneği kullanarak, bilimin dışındaki koşulların, herhangi bir devrimci reform önererek bunalımı sona erdirmeye çalışan kişinin seçebileceği almaşıkların kapsamını nasıl etkileyebildiğini de gösterebiliriz. (Bu etkenlerin tartışması için bkz. T.S. Kuhn, The Copernican Revolution: Planetary Astronomy in the Development of Western Thought (Kopernik Devrimi: Batı Düşüncesinin Geliş¬mesinde Gezegen Astronomisi) Cambridge, Mass., 1957, s. 122-32, 270-71. Enetelektüel ve ekonomik dış koşulların somut bilimsel gelişme üzerindeki diğer etkileri bazı makalelerimde ele alınmıştır: ‘Conservation of Energy as an Example of Simultaneous Discovery’ (Eş-zamanlı keşiflerin Bir Örneği Olarak Enerji Sakinimi) Critical Problems in the History of Science (Bilim Tarihinde Önemli Sorunlar) der. Marshall Clagett, Madison, Wise, 1959, s. 321-356 ‘Engineering Preedent for the Work of Sadi Carnot’ (Sadi Carnot’nun Çalışmalarının Mühendislik alanındaki Öncelleri) Archives Internationales d’lllistoire des Sciences (Uluslararası Bilim Tarihi Arşivleri) XVIII, 1960, s. 247-51, Isis dergisi, 52, 1961, s. 567-74. Dolayısıyla, dış etkenlerin rolünü yalnızca bu denemede ele alınan sorunlar açısından daha önemsiz sayabilirim.) (…)”

agy s. 42-44

“(…)Elinizdeki denemede bu tür kitapların (bilimsel başarıların incelendiği klasik kitaplar ve yeni kuşak bilim adamlarına mesleğin öğretildiği ders kitapları, blog.)  bizi ne gibi temel noktalarda yanılgıya sürüklediğini göstermeye çalıştık. (…)

Bununla birlikte, tarihsel veriler daha çok bilim metinlerinden alınmış ve tarihle ilgisi olmayan bir stereotipin (basmakalıp modelin) ürettiği soruları yanıtlamak üzere toplandıkları ve incelendikleri sürece, söz konusu bu yeni kavramın ortaya çıkması için tarih bile yeterli olmayacaktır. (…)

(…)

(…) Bu aynı tarihçiler (bazı bilim tarihçileri, blog.) bir yandan da kendilerinden öncekilerin hiç düşünmeden ‘hata’ ve ‘boş inanç’ olarak damgaladıkları geçmiş gözlemler ve kanılar arasında ‘bilimsel’ olan ögeleri ayırt etmekte güçlüklerle karşılaşıyorlar. Sözgelişi Aristoteles’in dinamiğini oksijen yerine ‘flojiston’lu kimyayı (Flojiston: tutuşmanın flojistan kuramına inanan Priestley, tutuşabilir maddelerde bulunduğunu iddia ettiği flojiston unsurunun yanma sırasında kurtularak havaya karıştığı düşüncesindeydi. Yani flojistonunu kaybeden madde yanmış oluyordu. Lavoisier’nin savunduğu oksijen kuramına göre de, tutuşma nedeni yanan maddeye havadan oksijen denen gaz elementin karışmasıydı. Yani flojiston ve oksijen birbirinin tam mantıksal karşıtı olan iki nesne ve iki açıklama tarzıydı. (Ç.N.)) veya kaloriye dayalı termodinamiği daha dikkatli inceledikçe, doğa hakkında bir zamanlar geçerli olan bu görüşlerin, bir bütün olarak, günümüzde geçerli olanlardan daha az bilimsel, ya da daha fazla kişisel tercih ürünü olmadıklarını giderek artan bir kesinlikle hissediyorlardı. (…)

Bütün bu kuşku ve güçlüklerin sonucu olarak bilimin tarihini yazma yönteminde (historiyografisinde) bir devrim meydana gelmiştir. (…) Bu çabadan (bilim tarihçilerinin bilim tarihini klasik anlayışın dışında ele alma çabası, blog) kaynaklanan ve belki de en iyi örneklerini Alexandre Koyre’nin yazılarında bulacağımız yapıtlarda gösterildiği şekliyle bilimin, eski tarih yazma (historiyografi) geleneğine bağlı yazarların tartıştığı uğraşla pek benzer bir yanı kalmamıştır. (…)”

agy s. 46-48

 

Reklamlar