Etiketler

,

Kitap_20170104172806_37618_4

“(…) Kendisinden bahsedeceğimiz, an’asil Bistamlı olan Bayezid’dir. Yoksa Bistami, Bistamın (Şahrüt) kariyesinde doğan ve bunun için kendisine (Bestami) namı verilen ve tahsilini Heratta yapmış olan zat değildir. Sonra yine Kahire’de ve Bursa’da yaşamış olup Bursa’da vefat etmiş bulunan Antakyalı Bayezit ile de bu zatın karıştırılmaması lüzumunu ayrıca belirtmek isterim.

(…)”

Bayezid-i Bistami (Birinci hicri yüzyılın ve Birinci tabakada bulunan Ariflerin Sultanı), Mustafa Hikmet Gülerman, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1958, s. 5

“(…) Sultanülarifin (Bayezid Bistami) kuddise – sırrahül’ali hazretlerinin adı: (Tayfur bin İsabin Adem – bin Seruşan) dır. (…)”

agy s. 7

“(…)

İttikaya ait Kur’anı Kerimde buyurur: (İnnel müttakıyne fi mekamin emin.) Yani, kimdeki korku var o kimse emniyettedir., demektir. Buradaki korku; 1 – Biri Allahın emirlerine uygun hareket etmek maksadiyle, etmemiş gibi olmaktan doğan Hakkın azabına müstahak olmak korkusu ki, şer’idir. Bu herkeste olması lazımgelen bir korkudur. Binaenaleyh umumidir.

2- Diğeri, Hak Teala Hz. lerine yakın olanların korkusudur ki, bu da yakınlığın zeval bulması endişesidir. Bu korku batıni ve marifete tealluk eden bir korkudur. Umumi değil has’dır. Cümle ehlullah’ın korkusu buradadır. Zira bir şeye uzak olmakta daima ona kavuşmak ümidi vardır. yakın olunca da ayrılmak korkusu bu ümidin yerini alır. Ehlullah katında Allah için de böyledir. Allah’a olan yakınlıklarının zeval bulabilmesinden daima tetikte olurlar ve korkuları da bu olur. Meşhur meseldir: ‘Kurbu sultan ateş-i Suzan’ dedikleri bundan kalmadır. Çünkü ehlullahın ciğeri yakınlığın elinden daima yanıktır. Bu hususu beyan eder ehli halin dilinden söylenmiş farsça bir kıt’a vardır:

Mihnet-i kurbu zi bu’di efzunet
Ciğer ez mihnet-i kurbüm hunest
Nist der bud-i haber ümid-i visal
Hest der kurbü heme-bin zeval.

Kurbiyetin mihneti firkatten daha ziyadedir.
Ehli halin ciğeri kurbiyetin elinden pürhundur.
Uzaklıkta visal ümidinden başka bir şey yoktur.
Kurbiyetin ise zeval korkusu vardır.

(…) Hazreti Bayezid burada (Horasan, blog.) 88 hicri tarihinde doğmuşlardır. İsa efendinin oğullarının hepsi zahıt ve ayrıca sofiyyun tarikına girmişlersede küçükleri olan Bayezid cümlesine her cihetce üstün ve nadir yaradılışta büyük bir meziyet ve sıfat sahibi idi. (…) Mesela; bir ingiliz filosufu olan (Hume) Hiyom’da ilim meylanı hakim olmuştur. Halbuki Blak (Blake) da ilme karşı şiddetli bir düşmanlıkla derin bir tasavvuf irfanının yerleştiği görülür. Eski bilginler içersinde ilimle tasavvufu birleştirmiş herkesin bildiği iki büyük filosof gelmiştir ki: (Heraklit) ile (Eflatun) dır. Bu meyanda Hazreti Bayezid’i de bendeki anlama göre kendimce ilimle tasavvufu nefsinde birleştirmiş nadir yaradılışta Horasanlı bir Türk bilgini olarak tanımanın yerinde olacağı kanaatindeyim.

(Ebu Ali Şakik bin İbrahimül Belhi) Hazretleri Hacca giderken Horasandan geçerek Bistama uğramışlardır. Bir gün mescidin birinde dini sohbetleri sırasında pederi vefat eden Bayezid, mahalle içinde oynar ve ara sıra mescit kapısına gelerek biraz dinler tekrar oyuna dalarmış. Şakikılbelhi hazretleri etrafına saadetler saçan bu sabiyi görünce hazır olanlara bu çocuk, eyliyaullahtan kadri ve kıyameti çok yüzksek baha biçilmeyecek bir mert olacaktır, diye tepşiratta bulunur. (…) Bayezid Hazretleri o derece zeka üstünlüğüne malik idiki; üstadından bir defa işittiğini hemen aklında tutar ve bazı yatı celilenin manalarını hocasından sorardı. Hatta birgün Lokman suresini okurken (13. üc ayet: (Ve vesseynel – insane – bivalideyhi – hamelethu – Ümmühu – venen – ala – vehnin – ve fisalühu – fiameyni – enişkürli – velivalideyke.) ayeti kerimesinin manasını üstadına sorar. Manası: (Biz insana, babasına ve anasına ihsan etmeyi vasiyet ettik. Zira anası onu zaaf üzere zaafla hamil oldu. Ve iki sene emzirdikten sonra sütten kesti. ve diğer bir vasiyetimizde, Bana, peder, ve maderine şükr etmektir. Zira; rucuun Banadır. Şükür ve küfrün üzere mücazatını ederim.) demektir. Manasını anlayınca izin alarak derhal evine avdet eder. Annesi, bugün niçin erken geldin deyince; bu gün bir ayeti kerime okudum ki; Cenabıhak kendisine ve sana hizmet etmemi emrediyor. Ya benim için Allah’tan tazarru et yani tezellül ile yalvar sana hizmet edeyim. Yahut bırak daima ibadetihüda ile meşgul olayım, der. Anneside ey benim gözümün bebeği seni Allaa bıraktım. Her vakit Allahla ol, der. Bu andan itibaren Bayezid’in manevi alanda yol almağa başlamış olduğu görülür.

(…) Bir gün mehtaplı bir gecede Bayezid Hazretleri yerinden kalkarak Bistamın geniş ovasında yalnız başına yürümeye başlar. Anneside merakla arkası sıra hareket eder. Bir saat kadar ilerledikten sonra ovada altı zata tesadüf edilir. Bayezid Hazretlerine selam verip elinden tutarak yoldan beriye çekerler. Bir leğen ve ibrik getirip Bayezidi soyarlar, bir peştemal bağlayarak abdest aldırırlar ve gusl ettirirler. Müteakiben beyaz bir hırka getirip sırtına geydirirler. bir külah ve sarık başına koyarlar. Bir çift nalında ayağına geydirirler. Sonra Bayezid Hazretlerini oturtarak konuşmaya ve sohbet etmeye koyulurlar. Annesi sür’atle yanlarına giderek selam verir ve der ki: bu benim oğlumdur. Sizi tanıyamadım. Onlarda derler ki; biz halk için bu çok faideli olacak vücudu arıyorduk. Bize batın yolunda kendisine uyacağımız, kendisini imam edindiğimiz (pişvai tarikimiz) olduğundan sofiye alameti olan bu hırka ve külah henüz yedi yaşında bulunan Bayezidi Bistami Hazretlerine guslünü müteakipgeydirildi. Dairei vücudun kutbü ve ariflerin pişvası bu zat olacaktır. Biz de bu vazifeyi ifa etmek için buraya geldik. Oğlunun başına konan bu saadet kuşundan dolayı annesi sevinç göz yaşları dökerek, ben bunsuz rahat edemem demesi üzerine onlar da oğlun daima hizmetinde bulunacaktır, diyerek Bayezid Hazretlerinin gözlerini öpüp veda edip giderler. Fakat; Bayezid Hazretleri onların gaybubetinden müteesir kaldığından kulağına şöyle bir seda gelir: (A’take rabbüke kable ınneseeltehü ve icabüke kable inne davtehu) yani; Cenabıhak sormadan evvel matlubunu verdi ve dua etmeden evvel -‘ve duandan evvel’- hacatını is’af eyledi demektir. Netekim Şeh Şebeli Hazretleri diyor ki: Ariflerin kalpleri neye müptela veya neye arzuludur diye sorulunca; ezelde huzuru hakka mazhar oldukları vakit haklarında ne suretle takdiri ilahi cereyan ettiğini muttali olmaya müştaktırlar, buyurmuşlardır.

Tabakatta; Şeh (Abdurrahman – Selemi) buyurmuşlar ki: Ben bidayette dört şeyde yanıldım; zan ederim ki (Bayezidi – Bistami) Hazretlerini ben zikreder, ben onu bilir ve onu sever, onu talep ederim. Sonra anladımki onun beni zikri benim zikrimden evvel, marefeti benim marefetime tekaddüm etmiş, muhabbeti benim muhabbetimden daha evvel ve eski, o evvela beni talep edip sonra ben onu talep etmişim. (…) (Bayezidi Bistami, blog.) Aşıkların maksatlarına gaye olan imamı müşarülileyh hazretlerinin (Caferi Sadık, blog.) feyizli huzuruna vararakbir müddet yüksek hizmetlerinde bulunmuştur. Bu hususta islam bilginlerinin büyüklerinden sayılan mevlana Dahrettini Razi hazretleri yazdıkları kitapların hemen çoğunda; bilmünasebe şeyh Attar Kuddüsesırrehü hazretleri (tezkertül evliya) sında buyururlarki (efdali mesayih ve serveri evliya ebayezidi Bistami kuddüsesırrehü hazretleri imamı Cafer Sadık hazretlerinin darı saadet kararlarında sakalık hizmetini ifa ederdi. Bir gün imamı Caferi Sadık Hazretleri Bayezid Hazretlerine sofadaki takım üzerinde bulunan kitabı getirmelerini emir buyururlar. Hazreti Bayezid hangi taktır diye sorar. Hazreti imam buyururlar ki: Çok zamandır bizim sohbetimizde bulunuyorsun takı görmedin mi? hazreti şeyh, ben tak ve ravakı görmek için gelmedim. Nazarım, maksadımın kıblesi ve kutsi değeri olan gönlünüzedir, diye halini arz eder. Bunun üzerine imamı Caferi Sadık hazretleri hazreti şeyhe derin bir nazar nüfuzu ile bakarak; ‘ben sende mücahede ve uzaklaşmak isteği olduğunu görüyorum. Ey Bayezid bari Bistama gitte feyizlerini yay’ diye ruhsat buyurarak memleketine gönderir.) Bistami Hz. leri, doksan dokuz şeyhe yetişib herbirine ayrı, ayrı hizmet ettim ama (Caferi – Sadık) a yetişemeseydim ahır imansız giderdim buyurduklarını Eşrefzade (Abdullahi – Rumi) Hz. leri müzekkiyi nufusunda söyler.

Bayezid Hazretleri, Hazreti Caferi Sadıktan ilahi feyiz ve hakkı suphane ve tala hazretlerine ait marefet kesbettikleri gibi (tıbyan ve sailülhakayik fi beyanı selasilüteraik) namındaki kitapta yazılı olduğu üzere, şeyh (rai) hazretlerinden ve oda şeyhülmeşayih Şehabettin hazretlerinden o da şeyh Mehmet Kura hazretlerinden, o da Seyiy Ebul Fadıl hazretlerinden, o da Selmanı Farisi hazretlerinden, o da Sıddıkı Ekber Radiallahüanh hazretlerinden yol ve el aldıkları marefet ve feyiz kesbettikleri anlaşılmaktadır. Cenabı Bayezid (fadıl bin Ayaz) hazretlerinden envarı feyuzat iktibas etmişlerdir. Bayezidi Bistami Hazretlerinin imamı Caferi Sadık hazretlerinden doğrudan doğruya yani imamın kudsi olan cismaniyetlerinden istifaza ettiğine şüphe edilmemelidir. Bu hususta bazı kimselerin Hazreti Bayezidin imamı Cafer Sadık hazretlerinin yalnız ruhaniyetlerinden feyiz aldığı yolunda söylenmiş sözleri varsa da bu doğru değildir. Zira Bayezidi Bistami Hazretlerinin imamı Caferi Sadık hazretleriyle mülakat edüp iftiharı mucip hizmetlerinde bulunduğuna dair (hazinetül’esfiya) da ve diğer (vesaiki hakikiye şehadet ve esrarı tevhit fi makamatı ebi sait) ismindeki kitapta, ayrıca fahrı razi müellifatının ekserisinde ve şeyh Attar hazretlerinin (tezkeretül evliya) nemındaki kitabında, şeyh Razi, (Kitabül traikinde) allamenin tecrit üzerinde olan şerhinde bu hakikatı müttefikan beyan ettikten sonra Hazreti Bayezidin bizzat imamı Caferi Sadık hazretlerinin cismani huzurlarında bulunmak sureti ile kendisinden feyziyap olduğuna inanmak yerinde olanı ve doğrusu olanıdır. (…)”

agy s. 8- 14

“(…) Müşarülileyhinmübarek vücudlarının hakiki olarak bulunduğu yeri, Bistam’da tam kasabanın ortasında keubbeli türbesindedir. Hatta mevalana Halit (kuddüsesırrehülvahit) hazretlerinin (Delhi) ye gidişlerinde Bistama uğrayarak cenabı Bayezid’in türbei-mahsusasında kabri şeriflerini ziyaret ederek matlaı:

‘Yarab bihakki türbeti-kutbü Bayezid
Yarab bihakki tıneti-burhanı Bayezid’

ile başlayan manzum münacaatlerını inşat buyurmaları müsbettir.

(…)

Naklonulur ki; Hazreti Bayezid Mekkei Mükerremeden avdetlerinde Hemedan’a uğrayıp bir niktar zafran satın alırlar Bistama vasıl olduklarında eşyalarını indirerek torbasını açtıkta içinde bir kaç karınca görürler Bu karıncaları kendi yuvalarından ayırmak mürvetin şanına uygun değildir diye tekrar Hemedana dönerek Zafran tohumu aldıkları dükkana bırakarak Bistamı teşrif buyururlar.

(…) Badehu (Bayezid’in talebesi Şeyh Rai, blog.) Yusufu Bahuraniye armağan bir kilim vererek eyice muhafaza etmesini tenbih eder.

(Yusufu – Bahurani) kilimi alıp Hacca gider. Arafatta bu kilim kaybolur. Haccı müteakip Bistama avdetinde, kilimi Hazreti Bayezidin önünde bulur. Böylece Hazreti Bayezid gibi bir zat-ali kadirden keramet talep eylediğine can ve gönülden pişmanlık getirerek tövbe ve istiğfarla talebesi meyanına dahil olur. (…)

Bayezid Hazretleri, malakatı fenaride yazılı olan (Şuarailislam tahte livaike-filcenne) hadisi şerifine mazhar olmuş bilgin ve fazıl olduğu kadar da tabiaten şiir söylemeüe istidatlı idiler. Şu mutasavvıfane olan rubai kendi şiirlerinden ve yüksek olarak söylenmiş nutuklarından birisidir:

‘Ey aki-tü güçte arifü amira
Sevdai-tü kümgerde – nikünamira
ŞevŞevkilebi – meyyiküntü averde berun
Es savmea Bayezidi – Bistamira.’

Bu rubaiyi nutkeden Hazreti Bayezide bir zamanlar Cenabı Hakkı anmanın nuru galebe gelmişti. Böyle bir galebede insanın insanlığı zail olup kendi ismini ve masıvasını unutur. Böyle bir anda o kimseye adın nedir? deseler zikrettiği mezkurun adını söyler. Netekim Hazreti Bayezid, bu hal içerisinde iken sormuşlar, ‘Suphani ma azami şani’ demiştir. Zira o vakit kendisinde beşeriyet eserinden bir şey kalmamıştı. Kendisi rubaisinden de dediği gib, ibadethanesinden yani; şeriattan dışarı çıkmıştı. Bu konuda Cüneydi Bağdadi (kuddüsesırrehülali) hazretleri ‘muhabbet; muhibbin kenid sıfatının zevaliyle onun mukabilinde mahbubun sıfatı muhibbin kalbine dahil olmaktır’ der ve sonra Cenabı Hakka hitaben: ‘Kalbimde müteferrik muhabbetler vardı. Vaktaki nefis senin muhabbetini gördükte bütün müteferrik muhabbetlerim senin muhabbetine toplandılar. benim haset ettiğim kimseler bana haset etmekte oldular. Ve senin muhabbetin bende sabit olalıdanberi kaffei mahlukatın mahbubu ve mevlası oldum. Ey benim din ve dünyada mahbubum olan senin muhabbetin ile meşgul olalıdanberi nasın din ve dünyasını nasa terk ettim.’ diyor.

(…) Her kimki makamı iştiyaka dahil olursa o kimse o makamda şaşmış ve hayran kalmış olup kendisi için eser ve karar olmaz. Makamı iştiyakta olanın hal ve icabları böyle zuhur edecekti. Çünkü bu makamda muhabbetin manası, muhip olan zatın külliyetle vücudunu ve mamelakini feda ve hebe edüp kendisinde bir eser kalmamaklıktır. Bayezid Hazretleri netekim makamı iştiyaktan inip (hubbü-avma) tenezzül edince talebesi kendisine siz böyle söylediniz, neden? diye sormuşlardı. Sultanülarifin Bayezid Hazretleri, talebesine niçin o zaman şeriattan çıktığımı gördüğünüzde bana şer’i tatbik etmediniz, der. Ve devamla, eğer bir daha benden böyle bir şey zuhur ederse, her biriniz birer silah alarak hemen şer’i tatbik ediniz, diye tenbihatta bulunurlar. Bir zaman sonra Şeyh Hazretleri yine aynı makama varırlar ve yine ‘Suhane maazamişani’ ibaresini söylerler. Yani; ‘Azamet ve şan sahibi olan Allah, benim.’ derler. Bu cümleyi duyan talebeleri her biri birer vasıta ile Hazreti Bayezide vurmaya başlarlar, fakat bir kılını bile kesemezler. Aciz kalırlar. Nihayet Hazreti Şeyh bulunduğu makamdan beşeri neş’esine iade edilir. Kendisinden bir evvelki hal gider. Talebesi yine aynı ibareyi söylediniz, derler. Cevaben, ne yaptınız, der. Onlarda türlü silahlarla vurduk. Lakin üzerinizde hiç eseri görülmedi, derler. Bunun üzerine Hazreti Bayezid bana bir iğne getirin der, getirdikleri iğne ile bileğini açarak iğneyi batırınca çizer ve derhal kan akmağa başlar. Talebesine hitaben: İşte Bayezid budur ki; bir iğnenin zahmetine tahammül edemez. Nerde kaldıki öyle silahların. O ki suphani dedi, o Bayezid değildi. Haktaala Hazretleri bir kimsenin gönlüne nazar ederse o gönlü kendi marefetine zemin kılar. Ve dilinde onun tercümanı olarak kullanır. Bir kimse marefetullahtan tahsil ederse dili ile söyleyici olur. Netekim Hazreti Musaya gelen nida gibi: (Ya Musa inni ene Allahü rabbulalemine) hitabı ağaçtan gelmişti. Bu yaban ağacından böyle bir ibare duyulurda ve böyle bir mana ağaçtan zuhur eder vaki olurda, şecerei-insaniden niçin vaki olmasın, der ve talebesine bu suretle ilmi ve deruni bir ders takriri yapmış olur.

Netekim hadisişerifte:

(İza ahbebtü abden küntü lehu yeden ve lisanen) buyurulmuştur. Yani: Ben kulumu sevsem eli Ben olurum ve dili Ben olurum. demektir. (Elhabüla yürefü bil kal) yani hal söz ile nekadar söylense bilinemez, demektir. Netekim yukarıda Bayezid Hz. lerine vaki hal (Mansuri – Bağdadi) ye vaki olmuştu. (…) Hazreti Mansurun (Enelhak) Ben Hakkım dediği gibi ayni hal meşhur mecnun (İbni Kays) a da vaki olmuştur. Leyala ile Mecnun’un kritik noktası buradadır. Mansur akıl alemine, beşeri sıfatına indiğinde veya beşeriyet alemine geldiğinde kendisine sen böyle söyledin, dedikleri vakit, bu böyle dediğimi bilmiyorum demişti. Muhakkak bilemezdi de. Tevbe teklif ettiler etti. Buna rağmen malikiler kendisini nahak yere öldürmüşlerdir. (…)

Celalettini Rumi Hz. lerini aydınlatan ona kendikendini tanıtan ve inkişaf ettiren (Tebrizli Şems) Hz. leri de ilk karşılaşmasında, Bayezid Hz. lerinin bu vak’asını bahismevzuu etmek suretiyle Hz. Peygamberle mukayese eden sualini sormuşlardı. O zaman Celalettin Rumi Hz. leri 38 yaşında bir din bilgini idi. Suali şöyle olmuştu:

Hz Peygamberin (S.A) bütün üstünlüklerini sayarak bu kadar büyük ve Hak katında eşi olmayan bir peygamber zişan olduğu halde ‘Suphane maazaşimani’ dememişti. Ondan çok daha küçük mertebede bulunan Bayezid nasıl oluyor da demiş bulunuyor? diye, sormuş, böylece ilk imtihanını yapmıştı. Celalettin Hz.lerinin verdiği çok yerinde ve güzel cevabı ile şöhreti ilerletmiş, bu tanışıklık Mevlevi tarikatının doğmasına sebep olmuştur.

İlmen de mevkilerini kendi ağziyle şöyle nutkeder görüyoruz: ‘Biz ilmimizi hayyen an hay ahzetmişizdir,’ demektedir.Bu şu demektir ki, kendisi ulemai-billahtır. (Ulemai-rusum) ise meyten an meyt ahzetmişolanlardır. Bunlarda ulema-biahkamullahtır. Bayezit Hazretleri böylece feyzi manevi ile hay olanlar zümresinden oluyorlar. Kendileri hayatlarının sonuna doğru evsafı nefsaniyeden bilkülliye pak olanlardandır. Belki şuhudu daim ve istiğrakı tam ehli didiler. Bu makamda bazıları kutbü vücud olurlar ve bazılarıda buna tenezzül etmezler. Zira maksut olan bizzat aynelyakin mertebeleriinn hasıl olmasıdır. Netekim Hazreti Bayezid sıfata red olundukta kabul etmeyüp alemifenada yani zatta kararı talep eyleyenlerdendir. Zira alemi zatta rahat ve alemi sıfatta mihnet vardır. Alemi zat, alemi tecerrüt ve inkıtadır: (gece gibi). Alemi sıfat ise telebbüs ve taalluktur (Gündüz gibi) ehline malumdur.

(…)

(…) Mürakabe demek: (Tefekkeru saatün hayrün min ibadeti sebine seneten) hadisi şerifine imtisalen, bir kimsenin gizli ve temiz bir yerde yalnız başına oturub gözlerini kapayarak, bütün hatıralardan kendini ayırıb bütün vücudunu bir ölü gibi bırakmak suretiyle, cümle mevcuatın hiç halk olunmamış ve kendisi dahi mahv ve fena olmuş kıyasiyle, kalbinde müşahadeye varmaya murakebe derler. Böylece kalb müşahedesiyle buna müsteid olanlar birçok müşkillerini hal ederler. Bu murakebe de üç türlü yapılır. Buna yetkili olanlara mürakabe ehli denir. İşte Hz. Bayezid de mürakabe ehlinden idiler.

(…)”

agy s. 16-23

“(…)

Biliyoruz ki, Kur’anı Kerimin haber verdiğine göre, (Eyyüb Aleyhüsselatıvesselam) Cenabıhakka dua edib: ‘Yareb, bana renç ve meşakkat mes etti. Sen erhamerrahimsin’ manasında (Enni meseniye-durrü ve ente Erhamürrahimine..) (enbiya suresi – 83) demiş. Böylece inlemişti. Hz. Bayezid bu deyişi, merak buyurarak, ‘Senki, tarafı ilahiden medhe mazhar olmuş bir Peygambersin. Allahın verdiği meşakkat ve elemden niçin inleyesin.’ diyor ve secdeye varıyor Teveccüh ettim, hemen o an murakabeye vararak Hz. Eyyubün ruhiyle buluştum diyor ve devam ediyor:

‘Hz. Eyyuba selam vermek için kendisine doğru ilerledim ki, bu iniltisinden sual edeyim. O daha evvel davranıp bana selam verdi ve ilave etti: ‘Ya Bayezid, Ol hazret öyle bir hazrettir ki; kişi neyeki itimat edib mesnet edinirse hemen o şey ona sed ve hicab olur. Gördüm kişi kendisine dayanacak birşey koymaya, yalnız Allahın fazlına dayana. Bunun üzerine kendime baktım, Oğuldan kızdan, hısımdan, kavimden, maldan, rızıktan, sağlıktan, hiç dayanacak nesnem yok. Bir (sabır) var. Ondan artık nesnem kalmamış. Baktımki bu (Sabır) dahi, benimle Mevlam arasında kalın bir perde oluyor. Dostumla benim aramda yol kesicidir. Büyük bir engel ve dağ gibidir. Diledim ki; ol dayanacağı dahi yıkmış ve gidermiş olayım. Bu suretle ol Hazrete mücerred varayım dedim, bir kere inledim, ah eyledim. Ol sabır dağını tamamen kül gibi savurdum, hiç eyledim. Rabbimin huzuruna hiçlikle vardım. Netekim Cenabıhak, Bana hitaben, Sen kimsin dediği vakit. İlahi Ben hiç, Bende kimlik kalmadıki bir haber vereyim, dedim. Kulluk makamında hiç olduğum için, Benim iflasımı ve yokluğumu ol Padişahın huzuruna götürdüler. Şimdi biz onların, onlar bizimdir, ya Bayezid.’ dedi. (…) (Bazyezid, blog.) Bilhasssa benliksiz olmayı telkin ile en yüksek derecede teslimi beyan buyurmuşlardır. Bu vadide İstanbulun Fatih semtinde medfun bulunan, (Ahmed Bin Mehmedül Buhariyül – Hüseyni) Hz. lerinin bir beyti bu konuyu hülasa etmektedir:

(Hest tacı arifanı ender cihan ez çarı-terk
Terki-dünya, terki-ukba, terki-hesti, terki-terk.)

Yani; Ariflerin bu cihanda geydikleri dört taç vardır. Biri dünyayı terk etmek, diğeri ukbayı terk etmek, üçüncüsü kendi varlığını, dördüncüsü ve en kemalde olanı da, terk etmeyi dahi terk etmektir, diyor. Bu suretle Ariflerin mertebesini de dörde ayırıp, dört şekil üzerinde mütalaa eder. İşte Hz. Eyyübünde Hz. Bayezide teveccühlerinde böyle bir irşadda bulunmasını Bayezid’in ağzından bir ikaz mahiyetinde öğrenmiş olmaktayız. Bundan kimin hissesine ne düşerse oda, onu alacaktır. Cenabı-Rabbülalemin hissedar olanlara bihörmeti – Seyyidülmürselin, Mustada Hikmet kulunda dahil eder inşallah.

Bayezid Hz. leri bir gün talebesinden biri, mescitten evine giderken tam kapısına vardığı zamanayağına kapanarak; Sultanım, ben kuluna bir himmet nazarını bağışla, lütfet niyazında bulunur. Şeyh Hz. leri de: ‘Derviş, şu kapıda bekle, bir müddet içeri gireyimde, sonra çıkıp himmet edeyim,’ der. Derviş kapıda beklemeye koyulur. Meğer, Sultaül arifin Hz. lerinin evinde diğer bir kapısı daha varmış, o kapıdan mescide gider gelirmiş, öteki kapıya hiç uğramaz olmuş. Derviş de şeyhin ilk girdiği kapının eşiğinde sessiz sedasız hiç bir yere ayrılmayıp tamam yedi yıl şeyhe muntazır olarak beklemiştir. Yedi yıldan sonra bir gün Hz. Bayezid Dervişin beklediği kapıyı açar, dışarı çıkmak ister, Dervişin kapıda durduğunu görür. Şeyh Hz. leri sorar, Derviş hep burada mısın? Evet Sultanım cevabını alır ve ilave eder: ‘Dur çıkıp himmet edeyim diye buyurdunuzdu. Eğer yüz yıl ömrü molsa, sizde başka kapıdan girseniz, çıksanız ben yine bu kapıyı beklerim, öteki kapıya varmazdım.’ der. Zira va’di bana bu kapıda ettinizdi. demesi üzerine Bayezid Hz. leri bunun irade ve teslimiyetini beğenip himmet etmiş dervişi maksuduna ulaştırmıştır. (…)

(…) Tasavvuf aleminin büyük bilginlerinden ve mürşidlerinden olan Bayezid Hazretleri için şeyhülmeşayih (Aptullah Dastanlı) hazretleri 313 üstada hizmet etmiştir diyor. En sonu (İmamı Caferi Sadık) radiallahüanh hazretleridir. Bu büyük zat, vilayet gülistanının goncesi ve nübüvvet hanedanından doğan nurlardan on iki imamın altıncısı ve (Muhammet Bakır) hazretlerinin yüksek sıfat ve nadir yaradılıştaki mahdumlarıdır. (…) Her mesleğin başında olduğu gibi tasavvuf mesleğinin saiklerini de bir çok engellerin karşıladığını görürüz. Fakat (Bayezidi Bistami) ve (Cüneydi Bağdadi) gibi birisi tarafından gizli ve diğeri tarafından cehrisi devam ettirilen ve temsil edilen tasavvuf yolları iki büyük sofinin sebat ve mücehedatı diniyeleriyle az zaman içerisinde islam memleketlerinin her tarafında yayınlanmış olduğu görülmektedir. Bu memleketlerden ilk nazarda Basra, Küfe, Bağdat ile Türkistanın Nişabur, Herat, Buhara’sı gibi yerlerin sofilerle dolmağa başladığını görüyoruz. (…) Hazreti Peygamber (S. A. S.) den bu yolun ilk telkin ve talimini alan Hazreti Ebubekir Sıddık Radiallahüanhtır. Ondan sahabei kiram ve ehli sofadan ve (alibeyti-Resulden) mahdud bulunan (Selamnı-Farisi) Hz. retlerine ve bundan da Cenabıu Sıddıkı Azam Radiallahüanh Hazretlerinin torunları bulunan Kasım Bin Muhammet Radiallahüanh Hazretlerine, ondan da (İmamı Cafer Sadık) Radiaalhüanh Hazretlerine, bundan da Bayezidi Bistami Hazretlerine ruhani yolun telkin ve talimin geçmiş olduğu görülür. (…) (‘İrşad edecek kişinin vasfı nedir?’ diye Bayezid’e sorulduğunda, blog.) Cevaben Hazret kendi görüşüne göre şöyle der: ‘ Tasarruf ehli olmalıdır. Hal ehli her vakit mütehavvildir. Bu hususta (Kün bahren la müteğayyiren) yani deniz ol ki, bulanmayasın) buyururlar. Bu o demektir ki, mürşid olan zat hali, vakti kendilerine tabi edeler. Zamanı ve mekanı kendisine tabi etmeli, bilakis kendisi hale, vakte ve mekana tabi olmamalıdır. İşte bu vasıfta olan kişi mürşid olabilir. Kendisi bumakamın şahsiyeti bulunuyorlardı. (…) Kendisinin en güzel sözlerinden biriside şudur: (Ya olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol.) kendisinin feyz aldığı üstadlardan ve İmamı Caferi Sadık Hazretlerinden evvel çok saygı gösterdiği ve tevhit ilminde nşeyhi olduğu söylenen ve Arapça bilmeyen (Ebualialsindi) isminde bir kürt olduğu söylenmektedir. Rivayete göre, Bayezid Hazretleri ona namazı ve diğer farzları, lazım gelen ayetleri ve buna mukabil (Sindi) de ona tevhit ilmini öğretmişti. Bu zat mezheben hanefi ve eshabı reyden büyük bir zat oluyor. (…) demişlerdir:

‘Tecelliyatı huda iledir kamu du cihan
Cemali hakka nazar kıl payi veçhegan.’

(…)

(…) Kendileri (Bayezid, blog.) çok zaman hayran olarak hayret mertebesinde müstağrak kalanlardandı. Buna ait İbrahim – Hakkıyi – Erzurumi) Hazretleri şöyle söyler:

‘Gel hayrete dal bir yol
Kendin unut anı bul.’

(…)(Bayezid, blog.) Cenabı Hakkın ihsanı-ilahiyesiyle hakikatımarefeti ilmi ledünne müteallik nice nice esrarı ilahiyeye malik bulunuyorlardı. Bayezid Hazretleri bu makamı nutuklarile şöyle anlatırlar:

Şerib tül hubbe ke’sen ba’de ke’s
Fema nefideşşerabü vela ir teveytü.’

Yani hubbu ilahiyi çanak çanak içtim, ne şarap tükendi ve ne de benim susuzluğum kandı, buyurmuşlardır. (…)”

agy s. 24-31

“(…)

(Ebu türabı Nahşebi) (kuddüsesırrehü) ye bir mutasavvıf zat hikaye ediyor ve diyor ki; bana Allahutaala Hazretleri her gün yetmiş kere tecelli eder. Ebu Türap’ta cevaben (ol yetmiş kere tecelliden Bayezidi Bistami’yi bir kere görmek sana evladır.) der. Salik olan bu zat, sen bana Bayezidi gösterebilir misin? Ebu Türap’ta, (gösteririm) der ve o zatı alıp Bayezidi Bistami Hazretlerinin geçeceği yol üzerinde Hazreti Bayezidin geçmesini beklerler. Bayezid Hazretleri geçerken Ebu Türap, görmek arzusunda olan zata işte, Bayezid bu gelen kimsedir, der. O da Bayezid’in yüzüne dikkatle bakar. Bu arada bir nara vurup yere düşüp vefat eder. Ebu Türap Bayezid Hazretlerine vaziyeti anlatır ve der ki; bu ne sırdır ki hal böyle oldu? Cevaben Bayezid Hazretleri buyururlar: ‘Onda tecelli eden, tecellü esma idi. Kendisine yetmiş kere tecelli eden o idi. bendeki tecelli, tecellii zattır. Tecellii esmanın mazharı olan, tecellii zatiye tahammül edemez. Bu yüzden tecellii zatı benim yüzümde müşahade ettikte ona dahi mazhar olmak istedi; lakin, ezeli ve ruhani istidadı ona mazhar olacak nisbette geniş olmadığından ademi tahammülden helak oldu. Zira tecelliyatı ilahiyeye tahammül; ruhani istidadın vüs’atına bağlıdır.’ buyurmuşlardır.

Bir gün Bayezid Hazretlerine sormuşlar o da: ‘Ben haymeyi, arşın beraberinde kurdum,’ demişler. Maalesef bu yüzden küfrüne kail olanlar bulunmuştur. Hazreti Cüneyde soruyorlar, senin vatanın nerededir? Arş altındadır, buyururlar. Yani, nazarımın sonu, himmetimin nihayeti, canımın aram ettiği yer oraya kadardır demektir. (…)

Evliyanın her birinde hususi birer mazhariyet vardır. Mesela: Tasarruf ve imdatta Abdülkadiri Geylani, havariki adette Ahmederrufai, ilim ve varidatta Hasan Bin Şazeli, seha ve keremde İbrahim Dussuki, terahhum ve teattufta Seyyid Ahmedelbedevi, nakşi hakikatta Mehmet Bahattin irfan ve kemalde Muhittini Arabi, aşk ve muhabbette Mevlana Celalettini rumi, hikmette Cüneydi Bağdadi, vücutta Şahı Kirmani ileri gittikleri zuhura geldikleri gibi hayreti aşk hususunda da Bayezid Hazretleri ileri gitmişlerdir. Bayezid Hazretlerinin vefatı yakın olduğunda şöyle buyurmuşlardır: ‘Ya rabbi hiç bir zaman seni gafletle zikretmedim ve fütur ile yeis getirerek yani senden ümitsiz olarak da sana tapmadım.’ böyle deyip mübarek ruhlarını teslim etmişlerdir.

161 Hicri ve (Miladi 874) yılında ahreti teşrif etmişlerdir. Müddeti ömrü şerifleri 73 seneden ibarettir. Bayezid Hazretlerinin cismi paki alilerinin rengi beyaz, boyu uzun ve mübarek sakalı seyrek idi. (…)

Bayezid Hazretlerinin irtihalinden sonra rüyada görüp soruyorlar; halin ne oldu? Cevaben: ‘Buraya gelir gelmez bana dedilerki, ey pir ne getirdin?.. Bende, padişah kapısına gelen bir fakire ne getirdin demezler ne istersin derler.’ diye söylediği nakledilir. (…)”

agy s. 32, 33

“(…) Buyuruyorlar ki; (30) yıl türlü nefsani mücehedeler ve riyazat ve mezelletlerle talep kapısında oturdum. Taki matlubum olan hakkı bulayım diye. 30 yıl sonra dostla benim aramda olan perdeyi kaldırdılar. Gördüm; Bayezid perde arasında zahir oldu. Şu halde demek oluyor ki, Bayezid Bayezid’de tecelli etti. Öyle sandımki istediğim ben imişim. Çünkü gördüm. görünen Bayezid imiş ve manayı Bayezid’de görünen hak sıfatı imiş, manayı Bayezid’i bildim. (Men arefe nefsehu fajat arefe rabbehu) haidi şerifi tahakkuk etti.’ diyorlar.

(…)

Aptullah Bin Eşrefi Rumi Kuddüssesırrehüssami) Hazretleri, tasavvufta bütün ileri gelenlerin Bayezid Hazretlerine baş indirdiklerini ve kendisinin melaike arasında (Hazreti Cibrilin) mertebesi ne ise Bayezidin de meşayih arasında öyle olduğunu, yani; Hazreti Cibril nasıl tavusu melaik ise Bayezid Hazretleride (tavusu meşayihtir), diye buyurmuşlardır. Manası şudur ki; Tasavvuf yolunda Bayezid en son mertebenin mümessilidir. Zira tasavvuf yoluna girmiş olmanın şartları dörttür; Buna batın yolunun şartları denir ki; bütün tasavvuf ehlinin bunu böyle kabul ettiklerini görüyoruz. O dört şartta şunlardır:

1 – Mücahedeyi Cüneyd,
2 – Terk ibrahim Bin Edhem,
3 – Aşki Mevlana,
4 – (Son mertebe olan) İrfanı – Bayezid) dir.

(…)

Rivayeten Bistami Hz. leri bir gün, yanındaki bir çok kimselerle (Tımarhane) önünden geçerken (irşad) maksadı ile delilere deva tertinb eden hekime sorar; (Günah illetine uğrayanlara bir devanız var mıdır?) der. Hekimin, kemalihayretle elini başına koyup düşündüğünü görür. Delilerden birisi: Erenler, biraz dinlerseniz o derdin ilacı şöyledir, tarif edeyim der:

‘Tevbe kökünü istiğfar yaprağiyle karıştırıp gönül havanına koyarak tevhit tokmağı ile güzelce döğmeli, insaf eleğinden geçirip göz yaşı ile hamur etmeli, aşk ateşi ile pişirip muhabbet balından katarak kanaat kaşığı ile gece gündüz yemeli.’

Bayezid Hz. leri yanındaki zevata dönerek:

(Ehli irfanım diye kimseyi ta’n etme sen,
Defteri irfana sığmaz söz gelir divaneden.)

buyururlar. (…)

(…)

(Bayezidi – Bistami) rahmetullahialeyh (45) defa hac etmişlerdir. Son kırk beşinci haccı esnasında otuz metre yüzksekliği ve 300 metre genişliğinde olan ve tepesine 91 basamakla çıkılan ve civardaki tepelerin en küçüğü olan Arafat dağında namaz kılıp dua etmişlerdir. Bu dağ Mekkeye 22 kilometre mesafededir. Kendi kendilerine Arafat dağında tefekkürde iken, Bayezid Hazretleri nefsi ile konuşmağa koyulur. (45) defa hac etmesinden dolayı nefsi alileri kendisine minnet eder. O da cevaben; ey nefsim, böyle (45) defa hacca gelmek değil, kişi var ki; bir defa gelişinde (45) hac eder, minnetin neye. Sen 45 defa gelmekle bana minnet mi edersin? Bu gelişlerimde ne müşkülün oldu. Sana ne çektirdim ki demiş, nefsi ile yaptığı bu mülahazadan sonra yanında nefsi alileri için bulundurduğu kirde’yi -(ince yufka ekmeği içinde kebap)- bir köpeğe verip, nefsine hitaben beni iflas ettirdin demiş ve oradan yarılarak (İstanbula) teveccüh etmişler.”

agy s. 34-37

“(…)

Bayezid Hz. lerinin İslam alemine olan hizmetleri sırasında yetiştirdikleri, yani kendi irfanları mektebinden feyz alanları da birer hizmet olarak gösterebiliriz. Bunların başında tasavvuf bakımından önde gelenlerden (Ebül – Hasenül – Harakani) Hz. leri gelir. Esas isimleri (Ali Bin Cafer) dir. Zamanının kutbü ve ğavsü -devranı idiler. Mevlana (Celalettini – Rumi – Kuddise – Sırrehüsami) Hz. lerinin bu husustaki rivayetlerine göre; Bayezidi Bistami Hz. leri halihayatında kendisinden çok sonra gelecek olan (ebülhasenül – Harakani) Hz. lerinden talebesine haber vererek, evsaf ve makamlarının büyüklüğünü beyan buyurmuşlardır. Kendileri sonra Bayezid Hz. lerini rüyada görmek suretiyle mazharı irşadları olmuştur. Bayezid Hz. lerinin ruha niyetlerinden batın yolunu ve bu yola aid İlahi maarifi telakki etmişlerdendir. Bundan sonradırki; Ebülhasenül – Harakani Hz. leri: ‘Cenabıhak kırk yıldır gönlüme nazar ediyor, kendisinden başkasını görmüyor.’ buyurmuşlardır. Hz. Bayezid’in böylece mana aleminde terbiye ve irşad ettikleri mutasavvuf bilginlerimiz çoktur. Yakın bildiklerimizden, Aksaraylı (Hamidittin), (Hacı Bayramı Veli) gibi. (…)

(…)

L’ali Zade Abdülbaki Efendinin beyanlarına göre, Bayramilerin (Sıddıki) silsilesi Bayezidi Bistami Hazretlerine müntehi olmaktadır. (…)

(…)

Ben Hz. Bayezidin papazlarla olan konuşmalrını kulaktan duymuş bulunuyordum. Bunu (Papazlarla konuşulan kırk sual-cevap) diye işitmiştim. Ama yzmam için bir esas bulmam ve mündericatını iyice bilmem gerekiyordu. Yalnız Hz. Bayezidi okuyanlara daha iyi tanıtmak imkanını değil, ayni zamanda İslam alemindeki hizmetlerine dair meraklı olduğu kadar en güzel misali de vermiş olacaktım. Aramağa koyuldum. Bana bu bahsi beyan eden kitap veya risale ne ise onu söyleyeceklerini umduğum herkese sordum; her yerden aramağa başladım. En kuvvetli aldığım söz ‘Evet, böyle bir şey olacak. Bir kere … yere bakın,’ demekten ibaret kalıyordu. Baktığım yerden yine bir mehaz bulamıyordum. Bezmiştim. Bir gün (Allahü yuaviniküm fi küllil umur) hadisi şerifini gözönüne alarak evvela Cenabıhaktan yardım ve futuhat niyazı ile ruhaniyet-i Bayezidden de istimdaden belki bir şey zuhur eder hissiyat-ı dindara nesiyle birçok defalar gittiğim Millet Kütüphanesi’ne gine girdim. Bana defterleri arayın, belki bir numaraya ratlarsınız tavsiyesini verdiler. Büyük defterleri önüme koyup, oturun, arayın dediler. İmkan mı var? O esnada bir medetkar arar gibi salondakilere göz attım. Birisinin önünde bulunan birçok ciltlerden bir tanesine bakmak üzere müsaade istedim. Hemen içimden gelen bir hisle elimdeki cildin (B) faslında birkaç Bayezid içersinden (Bistamİ) yi buldum. Bana ait malumatın sonunda papazlarla konuşmalar ve bu konuşmalrında Fatih Kütüphanesinde (5381-82) numarada bulunabileceğini okuyunca sevincime nihayet yoktu. Böylece manevi bir himmetin zuhuruyla karşı karşıya idim. İşte bu ve buna benzer birçok halat ve şekiller içerisinde Bayezid Hazretlerinin daima mededi ruhaniyetine mazhar olmak, hepimiz için mümkünattandır. Bu eser baştan şağaı benim gayretim ise, o büyük zatın da himmeti ve hakkın da inayeti ile meydana gelmiştir diyebilirim.

Bu konuda Hazreti Pir (Hüdayi) buyururlar:
‘Nevmi gafletten uyanıp aç gözün merdane bak,
Ehli hak ile olagör, olma onlardan ırak.’

(…) Okuyanlarıma Hz. Bayezidi bir buket halinde tanıtmaya gayret gösterdim. Binaenaleyh; hateme olarak, Ruhaniyeti – Bayezid’ten daima himmeti n- vilayetpenahilerini dilerken, Haktan da inayeti – samedaniyelerini niyaz eder, Sayeyi Resulullah da kusurlarımla birlikte bu eserin makbulü-dergah olması temennisiyle, Hz. Pir (Hüdayi) (küddüse-sırrehü) nün bir beytiyle son veririm:

‘kamile malum olur bir cüz ile ahvali-kül
Bir Gülistandan nişan için yeter britane Gül.’

agy s. 45-48

Reklamlar