Etiketler

, ,

01396

“(…) Bir yandan sanatçının içselleştirdiği yaşam tarzlarını yapıtında görünür kılması, öte yandan bu yapıta yönelen bir bakışın oradan yaşamın kendisine çevrilmesi, yapıttan edinilen kazamınla yaşamın kavranması, sanatçu ile sanatın alımlayıcısının yaşamda ve yapıtta buluşması anlamına gelir. (…)

Yaşamın yapıtı görünür kılması, onu yansıtması değil, tersine dünyanın yapıt olması demektir. (…) Bu doğru. Ama biz dünyanın bütününü görmek istiyorsak, bunu bize sanat sağlayabilir. (…)

(…)

Doğabilgisel bir bilgide nesne, bilen öznenin dışında bir şeydir, ona yabancıdır. Burada nesne hakkında sahip olunan hipotezin doğrulanmasının deney yoluyla araştırılması sözkonusudur. Ama sanat yapıtı ne bu tarzda bilinebilecek yapıdadır; ne de o, karşısında estetik tavır alacak özneye yabancı bir şeydir. Yapıtın burada özneden baklediği, tad alınmak ve anlaşılmaktır. Bunun için de öznenin nesneyle yakınlık kurması, onu kendi dünyasına katması gerekir. Artık ortada hiçbir yabancı yoktur. Sanat yapıtını bilmek, ona konulmuş olan yaşamsallığı oradan çıkarıp anlamaktır. Bu da Dilthey’gil bir yorumlama sorunudur. (…)

(…) Frankfurt Okulu düşünürlerinin, özellikle Adorno’nun olumlayıcı anlamda gördüğü sanat ile toplum ilişkisinde, bir yandan sanat, toplumu kendisinde, kendi tarzında içkin olarak bulundurur, onu özümler; diğer yandan böyle bir şey olarak sanat, toplumsal itiraz olur. Bu, toplumun tekdüzeleştirdiği sırada ona karşı çıkan devrimci, öncü sanattır. Toplumsal mekan iki biçimde dümdüz olur: ya İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da olduğu gibi bomba ile ya da Amerika’da ve savaştan sonra Avrupa’da olduğu gibi tüm yapıların, kentsel öğelerin tek biçimli olmasıyla. (…) Sanat-toplum ilişkisinin bu olumsuz tarzında toplumsal gelenek, sanat yoluyla insanları birbirine kenetleyerek, onları kolay güdülür sürü haline getirir; üstüne üstlük durumlarından memnun olarak avutur.

Yanlış sanatın, bilimin, felsefenin bir biçimi de kültür endüstrisidir. Kültür metalaşarak, endüstrinin sadece bir sektörü olur. Sonunda böyle bir endüstri toplumunda insan da bir meta-nesne haline gelir. Bu insanın şeyleşme durumudur. Bu durumdan insanı kurtaracak olan yine insandır, bireydir. Kurtulma aracı da yine sanattır, kültürdür.

(…) Böyle bir anlama, yapıtın öznede yeniden oluşturulması demektir. (…)”

Ömer Naci Soykan, Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum, Besim F. Dellaloğlu, Bağlam Yay., İstanbul, 2003, s. 7-9

“(…) Frankfurtçular, söylemlerinin politik içeriğine rağmen, her zaman doğrudan politik bir tavır almaktan çekinmişlerdir. Bunun tek istisnası belki Marcuse’nin 1960’lardaki tavrıdır. Bu konumun, Okul düşünürlerinin halikat anlayışıyla doğrudan bir ilgisi vardır ve bu nokta üzerinde daha ilerde ayrıntılı bir biçimde durulacaktır.(…)

(…) Okul’un temel ilgileri, ekonomik ve somut olandan felsefi ve kültürel olana doğru bir değişim geçirmiştir. (…) 30 Ocak 1933’te iktidara gelen Hitler, Mart ayında Enstitü’yü ‘devlete karşı eğilimler taşıdığı’ gerekçesiyle kapatmıştır ve böylece Horkheimer, Hitler’in üniversiteden attığı ilk profesör olma onuruna erişmiştir. 1934’den itibaren Frankfurt Okulu üyeleri, ABD’ye yerleşmenin olanaklarını aramaya başlamışlardır. 1935 yılında, Columbia Üniversitesi’nden davet almışlar ve Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü, New York’ta yeniden kurulmuştur. Okul 1950’ye kadar ABD’de kalmıştır. (…)”

Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum, Besim F. Dellaloğlu, Bağlam Yay., İstanbul, 2003, s. 19

 

Reklamlar