Etiketler

, ,

314053_2

“(…)

“Öyle değil mi,” diye sürdürdü açıklamalarını Kont “şimdi söylediğim, gerçek anlamda politikanın düşüncenin gücünden değil, fakat pratik ihtiyaçlardan kaynaklanmak zorunda olduğuydu. Güzel düşünceleri elbette herkes gerçekleştirmek ister, bu kendiliğinden anlaşılır bir şey. O halde insan, özellikle asıl yapmak istediğini yapmamalı! Bunu, daha önce Kant da söylemişti.””

(…)

Ulrich’e gelen bir başka adam da şunları anlattı: Yollardan geçerken -ayrıca bu işi elektrikli tramvayla giderken yapmak çok daha heyecan vericiydi-, yıllardır dükkân tabelalarındaki büyük Latin harflerinde kaçar kiriş bulunduğunu saymakta (örneğin A üç, M de dört kirişten oluşmaktaydı) ve bunların toplam sayısını harflerin sayısına bölmekteydi. O güne kadar ortalama sonuç, hep iki buçuk olarak aynı kalmıştı; ancak bu sonuç asla daha da bölünemez
değildi ve her yeni caddeyle değişebilirdi: Böylece insan, hesaptan sapmalarda büyük kuşkuları, hesabın doğru çıkması halinde de büyük sevinçleri yaşardı, ve bu da tragedyaya atfedilen arındırıcı etkilere benzer bir şeydi. (…)”

Niteliksiz Adam 2, Robert Musil, Çev: Ahmet Cemal, YKY, İstanbul, 2014, s. 10, 11

“(…) “Bu konuda Walter’le konuşma,” diye rica etti “ama bana neden karşı çıktığını söyle. Herhalde Nietzsche Yılından söz ediyorsun, öyle değil mi? Peki şu senin kontun ne dedi
bu konuda?”

(…)

“Ama bir Nietzsche Yılı, iyi bir şey olurdu; peki o zaman herhangi bir şeyi bizim kavramlarımız bağlamında da iyi olduğu için istemekten kaçınmanın gereği nedir?!”

“Bir Nietzsche Yılı nasıl olmalı sence?” diye sordu Ulrich.

(…)

(…) “Ayrıca Nietzsche olması şart değil, Isa ya da Buda da söz konusu olabilir.”

(…)

“Güzel, ama dikkat et şimdi: Nietzsche Yılı dedin. Peki Nietzsche ne istemişti aslında?”

Clarisse düşündü. “Elbette kastettiğim, bir Nietzsche anıtı ya da Nietzsche Caddesi değil” dedi sonra sıkılgan bir ifadeyle. “Fakat yapılması gereken, insanları öyle koşullandırmak ki, hayatlarını —”

“Onun istediği gibi mi yaşasınlar?” diye sözünü kesti Ulrich. “Peki ne istemişti Nietzsche?”

(…)”

agy s. 16-18

“(…) “Nietzsche ne der, biliyor musun? Kesin bilmeyi istemek, kesin gitmeyi istemek gibidir, bir korkaklıktır. İnsan işini bir noktadan yapmaya başlamalı, yalnızca o konuda konuşmakla yetinmemeli! Ben de özellikle senden artık özel bir girişimde bulunmanı bekledim!”

(…) “Uzun süre düşündüm,” diye devam etti Clarisse duraklayarak: “günümüzde alçaklığın en büyüğü insanın onu yapmasıyla değil, fakat yapılmasına ses çıkartmamasıyla gerçekleşiyor. Alçaklık, boşluğa doğru büyüyor.” (…)”

agy s. 21

“(…) Örneğin şöyle demek istemişti Ulrich: Tanrı, dünyayı hiçbir zaman somut biçimde düşünmez; herhangi bir nedenden dolayı ve doğal olarak hep yetersiz kalan bir imge, bir benzetme, bir söylemdir dünya onun için; Tanrının söylediklerine bakmamalıyız, onun bize verdiği çözümü kendimiz bulmak zorundayız. (…)”

agy s. 23

“(…) Eskiden düşüncelerin uçarcasına ilerlemesinden söz edilirdi, Schiller’in zamanında kafasında böylesine yüksek perdeden düşünceler barındıran bir adam büyük saygınlığa erişirdi; bugün ise, eğer böyle düşünmek rastlantı sonucu mesleği ve ekmek parasının kaynağı değil ise, böyle insanlarda aksayan bir yanın bulunduğu gibi bir izlenim doğuyor. (…) Kimi sorular, insanın yüreğinden çıkarıldı. Yüksek perdeden düşünceler için felsefe, teoloji ya da edebiyat diye adlandırılan bir tür kanatlı hayvanlar çiftliği kuruldu; bunlar orada kendilerine özgü ve giderek daha karmakarışık bir şekilde üremekteler, ve böylesi aslında çok iyi, zira artık bu yaygınlaşma nedeniyle kimsenin bu durumla ilgilenemediğinden ötürü kendini suçlamasına gerek kalmadı. (…)”

agy s. 24

“(…) Çünkü insan denilen canlı, hem yamyamlığa, hem de salt aklın eleştirisine yatkındır;
koşullar o doğrultuda ise eğer, aynı inançlarla ve niteliklerle bu ikisini de yapmayı başarabilir, ve bu arada çok büyük dış farklar, çok küçük iç farklar tarafından dengelenir.

(…)”

agy s. 27

“(…) Ama şu özdeyişi belki sen de bilirsin: ‘Ben, zekâ ürünü bir kitap değilim, ben sadece çelişkileri olan bir insanım!’ Neden daha da ileri gitmiyorsun? Neden düşüncelerimiz uğruna
midemizden vazgeçmemizi talep etmiyorsun? Ben ise sana şu yanıtı vereceğim: ‘insanoğlu, bayağılıklardan yapılmıştır!” (…)”

agy s. 33

“(…) Çünkü tek başına bir şiir bile sırrıyla beraber dünyanın binlerce günlük kelimeden bağımlı anlamını tam ortasından keser ve bu anlamı uçan bir balona dönüştürür. (…)”

agy s. 35

“(…) “Sorumu bir çekül gibi ruhuna daldırıyorum! Sen, çocuk ve evlilik istedin, ama sana soruyorum: Sen, bir çocuk isteme hakkına sahip bir insan mısın? Erdemlerinin efendisi olan, muzaffer biri misin? Yoksa senin ağzından yalnızca bir hayvan ve pislik mi…!?””

agy s. 37

“(…)

“Ciddiye alınmamalı, öyle mi?!” diye inledi Stumm. “Ama ben artık kafamın içinde daha yüksek bir düzen olmaksızın yaşayamam ki! Anlamıyor musun bunu? O düzen olmaksızın uzun bir zaman talim alanında, kışlada, subay şakalarının ve karı kız hikâyelerinin arasında yaşamış olduğumu düşündükçe tüylerim ürperiyor!”

(…)”

agy s. 45

“(…)

“Bunu nereden bileyim, peşlerinden casusluk yapmıyorum herhalde. Artık kendi kendimi bile anlamıyorum. Ayrıca bir defasında, kimsenin bakmadığını sandıkları bir anda, onun nasıl Diotima’nın elini yakaladığını gördüm; bir süre öylece sessiz kaldılar, sanki ‘Dua için diz çökün, miğferler çıksın!’ komutu verilmişçesine, ve sonra kadın çok alçak sesle ondan bir ricada bulundu, o da bir yanıt verdi; her ikisinin söylediklerini de kelimesi kelimesine aklımda tuttum, anlaşılması çok zor olduğu için; kadın şöyle dedi: Ah, keşke o kurtarıcı düşünceyi bulabilsek!” ve Arnheim da şu karşılığı verdi: ‘Sadece katıksız, kararlı bir aşk düşüncesi bize kurtuluşu getirebilir!’ (…)”

agy s. 46, 47

“(…) Hayatın, kendilerinin de şairleri arasında olduklarını bildikleri, büyük şiirinin keşfedilmesi, bu insanlara kendi şiirlerini yaktıkları zamanlarda yitirmiş oldukları ve amatörlere özgü cesareti yeniden armağan eder; onlar, hayatı şiirleştirirlerken kendilerine gerçek anlamda doğuştan uzman kişi gözüyle bakma hakkını elde ederler ve tinsel bir sorumlulukla günlük hayatta yapıp ettiklerinin derinliklerine inmeye koyulurlar, kendilerini belki bin küçük kararın arifesinde hissederler, hayatları ahlâki ve güzel olsun diye, düşüncelerinde Goethe’nin böyle yaşamış olduğuna dair bir örnek alırlar; müzik, doğa, çocukların ve hayvanların masum oyunlarına yönelik gözlemler ve iyi bir kitap olmaksızın hayattan zevk alamayacaklarını söylerler. (…)”

agy s. 61

“(…) Çünkü Diotima: “Dünyada olup bitenler nedir ki? Un peu de bruit autour de Nötre âme…!*” dediğinde, kendi hayatının binasının titrediğini hissediyordu.”

* “Ruhumuzun etrafında kopan bir p arça gürültü…!” (Ed.n.)”

agy s. 68

“(…) Moosbrugger Tanrıya değil kendi aklına inanırdı. Yargıç, at gözlükleriyle bakan rahip, jandarma gibi ebedi doğrulardan nefret ederdi. Kendi işini yalnız başına kendi görmek zorundaydı ve böyle bir durumda insan, kimi zaman herkesin yolunu tıkadığı izlenimine kapılıyordu! (…)”

agy s. 70

“(…) Yalnızca bir örnek: insanın sahip olmadığı bir kadın, ayın geceleri gittikçe yükselmesi ve yüreğini sürekli emmesi, emmesi gibidir; bir defa sahip olduktan sonra ise insanın içinden o kadının yüzünü çizmeyle ezmek gelir. (…) Şöyle yanıt verilebilirdi, kadınlar kadındırlar, erkekler de onların peşinden koştukları için erkektirler. (…) Bundan ötesini Moosbrugger de anlayamıyordu; dostça davranış ile gına getirmek arasındaki alan, dar bir alandır ve olay bir kez böyle başladığında hızla korkutucu ölçüde daha da daralır.

(…)”

agy s. 72

“(…) Nasıl düşünmesi gerektiğinin ona söylenmesi öngörülen çalışma yurtları ile halk eğitim kuruluşlarından nefret ediyordu; oysa o, iç dünyasında düşüncelerin, ayak sırıkları üstünde yürürcesine, ne kadar büyük adımlar atabildiğini hâlâ hatırlayabilen biriydi! (…)

(…) Ölüme görkemli bir biçimde, gülümseyerek bakıyordu.

(…) Moosbrugger’de onu infaz edecekleri gibi bir duygu hiç yoktu; o, başkalarının yardımıyla kendi kendisini infaz etmekteydi: Gelişi önlenemez olana bu gözle bakıyordu. Üstelik her şey şu ya da bu şekilde bir bütün içersinde birleşmiş gibiydi: Yollar, kentler, jandarmalar ve kuşlar, ölüler ve kendi ölümü. Kendisi bunu bütünüyle anlıyor değildi ve başkalarını anlamakta, her ne kadar o başkaları bu konuda daha çok konuşabiliyorlarsa da, daha da fazla güçlük çekiyordu.

(…)”

agy s. 74

“(…) Fakat sonunda, herkes artık eve gitmek, ama bir sonuca da varmak istediğinden, uzlaşılmıştı; yaklaşık şöyle bir iddiada birleşilmişti: Yaşanmakta olan zaman, beklentilerle dolu, sabırsız, doludizgin ve umarsız bir zamandı; bu zamanın umut bağladığı ve beklediği Mesih ise henüz görünürlerde yoktu.

(…)”

agy s. 81

“(…) Bu şairler, çağlarının düşünceleriyle kendilerini kirletmezler, deyiş yerindeyse, saf şiir yazarlar ve müminlerine büyüklüğün artık ölmüş şiveleriyle hitap ederler; onlar, tıpkı üç yıl önce Amerika’ya gitmiş olan ve vatanına ziyaret için döndüğünde artık kırık dökük Almanca konuşan bir adam gibi, sanki kısa süre önce sadece geçici olarak dünyada kalmak için ebediyetten dönmüşlerdir. (…)”

agy s. 86

“(…)

Daha sonra sözüne devam etti ve biraz önce andığı adların açıklamasına girişerek, bir tarikatın, bekâreti koşul kılmasından ötürü evliliğe karşı çıktığını, bir başkasının ise yine bekâret talebinde bulunduğunu, ama bu hedefe tuhaf bir biçimde ölçüsüz yaşamaya ilişkin dinsel kurallarla varmayı amaçladığını anlattı. Tarikatlardan birinin üyeleri, kadın bedenini bir şeytan icadı saydıklarından kendi kendilerini sakatlıyorlardı, öteki tarikatların uygulamalarında ise kadınlar ve erkekler kilise toplantılarında soyunuyorlardı. Cennette Havva’yı baştan çıkardığı söylenen yılanın aslında tanrısal bir kişilik olduğu sonucuna varan, inançlı kılı kırk yaranlar, hayvanlarla cinsel ilişkiye giriyorlardı; başkaları da bakirelere hoş
gözle bakmıyorlardı, çünkü bilimsel temelli inançlarına göre Tanrının annesi, Hazreti Isa’dan başka çocuklar da doğurmuştu ve bu yüzden bekâreti kabul etmek, tehlikeli bir yanılgı olurdu. Birileri hep ötekilerin yaptıklarının tam tersini, üstelik de yaklaşık olarak
aynı nedenlerden ve inançlardan ötürü yapmaktaydı. (…)”

agy s. 91, 92

“(…)

“Siz kendiniz hiç yazmadınız mı?” diye sözünü kesti Tuzzi.

“Benim için çok tedirgin edici bir şey, ama asla. Çünkü asla bunu yapmak zorunda kalmayacak kadar mutlu değilim. Ben, kısa sürede buna ihtiyaç duymadığım takdirde, bütünüyle anormal bir yaradılıştan ötürü kendimi öldürmeye karar vermiş biriyim!”

(…)”

agy s. 100

“(…) Bu bağlamda en sevdiği öykü ise o çok bilinen olaydı; zavallı Johann Gottlieb Fichte, Jena’da felsefe profesörlüğü yaptığı sırada, Tanrı ve tanrısal konular hakkında, uçsuz bucaksız hayat tecrübesine sahip şair-ustanın anılarında kullandığı ifadeyle, “gerçi yüceltici, ama belki de pek yakışık almaz tarzda” fikir beyan ettiği, savunmasında da kendini “en yumuşak ifadeyle” dışta tutacak yerde “heyecanla işe giriştiği” gerekçesiyle uyarıldığında, Goethe, bu filozofa gizliden yakınlık duymasına rağmen, onu ortada bırakmıştı. (…)

(…) “Kant, bizimkisi gibi değil, fakat sezgisel işleyen bir aklın varlığını düşünebileceğimizi söylediğinde, atıfta bulunduğu, işte Böyle bir tindir” der Heine, Napoleon’dan söz ederken, ama bu sözü, diplomat doğasını hep hayranlığının konusuyla uzlaşma içersinde olmadığını bildiği bir sevenin zekâsıyla savunmuş olduğu Goethe ye de uygulayabilirdi. (…)”

agy s. 121, 122

“(…) Ve şimdi gördüm ki, gerçekten güvenilir bir tinsel düzene sahip bulunan insanlar, yalnızca kitaplık görevlileri; şimdi sana şunu soruyorum – hayır, sormuyorum aslında; çünkü bu konuda o zamanlar konuşmuştuk ve ben son deneyimlerimden bu yana bu konu üzerine elbette yeniden düşündüm; bu durumda, sana sormak yerine şöyle diyorum: Alkol aldığını düşün, tamam mı? Peki, belli durumlarda olur bu. Ama sen içiyorsun, içiyorsun ve gittikçe
daha çok içiyorsun; izleyebiliyor musun beni? Önce sarhoşluk başlıyor, ardından Delirium tremens’e giriyorsun ve olay, sonunda sana resmi bir cenaze töreni düzenlenmesiyle noktalanıyor; rahip, mezarının başında görevini yerine getirmekte bir an bile tereddüt etmemiş olduğundan falan söz ediyor. Gözünde canlandırabildin mi bütün bunları? Canlandırabildiysen eğer, üstelik zor bir şey de değil bu, o zaman şimdi gözünün önünde suyu canlandır. Gittikçe daha çok içmek zorunda kaldığını düşün, sonunda boğulursun. Sonra, bağırsakların düğümlenene kadar yemek yediğini düşün. Ve şimdi de kinin, arsenik ya da afyon gibi ilaçları düşün. Neden? diye soracaksın şimdi. Fakat sevgili dostum, en mükemmel öneriyi sana asıl şimdi yapıyorum: Kafanda düzen denilen şeyi canlandır. Veya daha iyisi, kafanda önce büyük bir düşünceyi, ardından daha büyüğünü, ardından ondan çok daha büyüğünü, ardından ondan çok çok daha büyüğünü ve sonra hepsinden daha büyüğünü canlandır; ve bu örnek doğrultusunda, kafanda gittikçe daha çok düzen canlandır. Başlangıçta bu, evde kalmış bir yaşlı kızın odası kadar hoş ve hâzineye ait bir at ahırı kadar da tertemizdir; sonra, düz bir çizgi üstünde gelişen bir tugay kadar görkemlidir; daha sonra, insanın ordu kantininden çıkması ve yıldızlara doğru ‘Bütün dünya, dikkat, sağa bak!’ komutunu vermesi kadar çılgıncadır. Veya şöyle diyelim, başlangıçta düzen, bacakları titreyen ve senin yürümeyi öğrettiğin bir acemi asker gibidir; ondan sonra ise, sanki rüyanda sıradışı bir biçimde Savunma Bakanlığı makamına yükselmen gibidir; ama şimdi kafanda sadece evrensel bir düzen, bir insanlık düzeni, tek kelimeyle sivil bir düzen canlandır: Ben buna soğuktan ölmek, ceset katılaşması, ayda herhangi bir yer, geometrik bir salgın derim!

Karşımdaki kitaplık görevlisiyle bu konuda sohbet ettim. Bana, Kant’tan veya ona benzer birilerinden kavramların ve bilebilme yetisinin sınırları gibi bir şeyler okumamı önerdi. Ama ben, aslında artık hiçbir şey okumak istemiyorum, içimde tuhaf bir duygu var: En büyük düzene sahip bulunan biz askerlerin neden aynı zamanda her an hayatımızı feda etmek zorunda olduğumuzu bir biçimde anlayışla karşılayabiliyorum. Bunun nedenini dile getiremiyorum. Düzen, şu veya bu biçimde öldürme ihtiyacı ile birleşiyor. Ve şimdi ben, kuzininin çabalarıyla, üstelik de ben kendisine her zamankinden daha az yardım edebilecek bir durumdayken, kendisine çok zarar verecek bir şeylere yol açmasından içtenlikle kaygı duymaktayım! izleyebiliyor musun beni? Bu arada bilimin ve sanatın büyük ve hayranlık uyandırıcı düşünceler bağlamındaki katkılarını ise elbette saygıyla karşılıyorum, bunun aksi bir şey söylemiş olmayı asla istemem!””

agy s. 163, 164

“(…) Çünkü güç sahibi olmak isteyen düşünceler de, zaten güç kazanmış olan düşüncelerin peşine takılır. (…)”

agy s. 169, 170

“(…) Benim kadının içindeki insanı sevmek diye adlandırdığım şey, son derece enderdir!”(…)”

agy s. 174

“(…) Bu çağ paraya, düzene, bilgiye, hesaba kitaba, değerlendirmeye, ölçüp biçmeye, özetle paranın ruhuna ve akrabalarına tapmaktaydı, ama aynı zamanda da bütün bunlardan yakınıyordu. (…)”

agy s. 223

“(…) Hukukçu, kavramlarını doğadan almaz, fakat doğayı düşünme eyleminin alevleriyle ve kanunun kılıcıyla delik deşik eder. (…)”

agy s. 256

“(…) Karakter, kendini değiştirme tembelliğidir. (…)”

agy s. 283

“(…) “Artık bu hayata daha fazla dayanamam ve ona daha fazla karşı çıkamam!” diye hissetti; fakat aynı zamanda da, duvarlardaki büyük resimlerle, ampir tarzı uzun yazı masasıyla, zillerin ve pencere perdelerinin aşağıya sarkan kaskatı şeritleriyle arkasındaki odayı da hissetti. (…)”

agy s. 379

“(…)

“İğrenç günahın çekici geldiği ruhlar, çünkü büyüklük vardır o günahta” diye alıntılamayı sürdürdü Arnheim kapsamlı hafızasından. (…)”

agy s. 396

“(…) Ve hayatında çoğu zaman onca dolaysız önem kazanmış olan o sapa ve soyut düşüncelerden biri olarak aklına, bu hayatın insanoğlunun kendi yükünün ağırlığı altında ve basit yaşamanın hayalini kurarak özlediği yasasının anlatıya özgü düzenden başka bir şey olmadığı geldi! O düzenin özü, insanın şöyle diyebilmesinde yatıyordu: “Bu olduktan sonradır ki, şu oldu!” Bu noktada bizi yatıştıran, basit bir sıranın varlığıdır, hayatın olağanüstü çeşitliliğinin, bir matematikçinin söylemiyle, tek boyutlu bir düzlemde resmedilmesidir; mekânda ve zamanda cereyan etmiş ne varsa, hepsinin incecik bir tele dizilmesi, “anlatının
ana motifi” diye adlandırılan noktada odaklaştırılmasıdır; hayatın ana motifi de işte bunun aynıdır. “Olduğu zaman”, “önce” ve “…sonra” diyebilen kişi, aslında ne mutlu kişidir! O kişi kötü bir şey yaşamış, acıyla kıvranmış olabilir: Fakat olayları zamanın içinde akışlarına göre sırayla yeniden anlatmayı başardığı anda, kendini sanki güneş karnını ısıtıyormuşçasına iyileşmiş hisseder. Romanın sanatsal düzlemde yararlanmış olduğu şey, işte budur: Yolcu, ister sağanak yağmurun altında anayolda at sürsün, ister sıfırın altında yirmi derecede soğukta karda yaya yürüsün, okur kendini keyifli hisseder, ve epik anlatımın çocuk bakıcılığı yapan kadınların bile küçüklerini sakinleştirmek için yararlandırdıkları bu sanatsal aracı, başka deyişle, “aklın perspektif bağlamında bu değerini en çok ispat etmiş kısaltılışı” aslında doğrudan hayata dahil bulunmasaydı, bunu anlayabilmek güçleşirdi. İnsanların büyük çoğunluğu kendi kendisiyle olan temel ilişkisinde anlatıcı durumundadır. Onlar şiiri sevmezler, ya da çok kısa süreler için severler, ve hayatın ana motifinin örgüsüne biraz da “çünkü” ve “böylece” karıştırılsa bile, aklın bunun ötesine geçen her türlü müdahalesinden nefret ederler: Onlar, olguların düzenli şekilde birbirini izlemesinden hoşlanırlar, çünkü bu, bir zorunluluk gibi gözükür, ve hayatlarının bir “seyrinin” bulunduğu izlenimi sayesinde, kendilerini kaosun içinde şu veya bu şekilde korunmuş hissederler. Ulrich ise şimdi, aslında
toplumsal hayatta her şeyin artık anlatı düzeninin dışına çıkmış ve artık belli bir “seyir” içersinde olacak yerde, sonsuz genişlikteki bir dokuya yayılmış olmasına rağmen, özel hayatın hâlâ eteklerini bırakmadığı bu ilkel epik öğeyi kendisinin kaybetmiş olduğunu hissetmekteydi.

Fakat bunun bilinciyle tekrar harekete geçtiğinde, Goethe’nin sanata ilişkin bir gözlemde şöyle yazmış olduğunu hatırladı: “insan, öğretici bir varlık değildir; o, yaşayan, eylemde bulunan ve etkin olan bir varlıktır!” (…)”

agy s. 401, 402

“(…)

“Her dakika öldüklerini düşünenlerin ölmeleri hayat boyu sürer! (…)”

agy s. 410

“(…) Ama bir şeytan olduğun için, sende Tanrıdan da bir şeyler var! Büyük bir Tanrıdan! Tanınmasın diye yalan söyleyen bir Tanrı! Sen beni istiyorsun —”

(…)”

agy s. 412

 

 

Reklamlar