Etiketler

, ,

Ataol-Behramoğlu-Dünya-Şiir-Antolojisi-1

Edward Estlin Cummings (1894-1963)
(e. e. cummings)

(…)

FALAN FİLANIM BENİM
Bir tanem iki tanem falan filanım benim
lucy halam geçen büyük

harpte bilse bir şey değil
üşenmez anlatırdı da
niye niçin ve neden

döğüştüğümüzü,
hemşirânım bizim

isabel ben diyim yüz
sen de bin
çorap ördü bir o kadar
kazak başlık boyun atkısı

eldivenler falan filan anneciğim
yatar kalkar dua eder benim için
öleyim filan diye
kahramanca tabii, peder bey bizim
bir avaze anlatırdı ne rütbeymiş
şahadet durur muymuş eski hali olsa
ah, o ara ben

deniz filan sırılsıklam
uzanmışım çamurlara falan
filan
(düşünüyorum,
falan
filan,
Gülüşlerini ama
Gözlerini dizlerini falan filanını senin
Türkçesi: Can Yücel”

Dünya Şiir Antolojisi 1, Ataol Behramoğlu/ Özdemir İnce, Pozitif Yay., İstanbul, 2008, s. 173

Hart Crane (1899-1932)

(…)

(…)
Ve sessiz yanıtlar kayardı gökteki yıldızlardan.

(…)
Türkçesi: Cevat Çapan

(…)

Hiç anısı yok kadının, korkusu, umudu yok
Ayaklarındaki ottan ve gölgelerden öte.
Türkçesi: T. S. Halman”

agy s. 176, 177

Langston Hughes (1902-1967)

(…)

ISA ALABAMA’DA
İsa zencidir
Silleyle sopayla dövülen kara:
Ah, aç sırtını kamçılara.

Anası Meryem:
Güneyde dadı,:
Ağzını açarsa yer tokadı.

İsa’nın babası Tanrıdır:
Beyaz efendi, yerin cennet,
Sevgini göster, merhamet et.

En kutsal piç,
Kan kusuyor ağzından,

İsa kara derili
Güneyde
Çarmıha gerili.
Türkçesi: T. S. Halman”

agy s. 179, 180

Theodore Roethke (1908-1963)

(…)

KÖŞEBAŞI OKULU
Ot bürüyecek çevremizi gelecek yıla
Şimdi turp gibi sağlamız – şimdi gülüyoruz ya
Gelip geçişlerini seyrediyoruz ya kızların
Bahis tutuşuyoruz ya – kötü şaraplar içiyoruz ya
Yerimiz yurdumuz yok – işimiz gücümüz yok

Hani nasıl diyeyim – daha geçen yıl
Genç değildik ihtiyar da sayılmazdık ya

Hani hep genç belleriz kendimizi
Hani aslında duygusuz kişileriz ya.

Ölürüz – kavak yelleri başımızda
Hiçbir şey değildik bunca çağdır
Bunca çağdır asker bile olamadık ya,

Hakkımızı yediler bizim – perişanız
Gırtlağımıza dek yumruk gibi yalnızlık
En korkulu yerindeyiz ya – uykulu kişilerin
Ağarık yıldızlar bakar ya başucumuzda

Ağarık yıldızlar – orospular.
Türkçesi: Ö. Nutku-Tarık Dursun K.”

agy s. 186

Robert Hayden (d. 1913-1980)

(…)

Kaçamayacağımdan, ulaşıyorum
lağım çukurları gibi çirkin ve soğuk
bir hücreye, orda aziz Bahaullah var

Ve Tanrının sırrı,
zincire vurulmuş, Onun sancısı
bizim ağrımız ve merhemimiz.
Türkçesi: T. S. Halman”

agy s. 189

John Berryman (1914-1972)

BİR KADINA
İllete hemen çare bulmalı, evet, yoksa böylesine sevdiğimiz
bu sımsıcak aydınlık çok sürmeyebilir.

Erkek, kendini karartıyor sanki,
şunun bunun için sırtını erkeğe dayamak zorundasın yine,
ama belki de sıra sana geldi artık.

Üç oğlun, siyasal çalışmaların
kocanın hukuk işleri, yatakta alabildiğine şehvet,
yazdığın öyküler, otuz bir yaşında bile
gövdenin bitmez tazeliği, evet, illete hemen çare bulmalı
bir ishal nöbeti gibi.

Belki de sen hem dua etmelisin hem de vazgeçmelisin
sabrının o tuhaf gücünden,
her gün, her zaman, daha gözüpek olmalısın.

Tek bir cennet ağacı garip bir taç olmuş,
İşkenceden kıvranan kızıl tepeler övünçle yükseliyor bu
sımsıcak aydınlığa.
Türkçesi: T. S. Halman

OYUNCAĞI, DÜŞÜ, DİRLİĞİ
Henry, zavallı Hemingway e ağlıyordu
Hemingway umutsuzdu, ulaşmıştı sona,
Hemingway’in sonu,
Taşrada bir yemek odasında gözyaşları,
daha evlenmemişti, yıllar önceydi bu,
Tanrı kör talihi daha göndermemişti ona.

Bizleri tüfeklerden, babaların intiharından korusun Tanrı,
Kimin babası olduğunu düşünmen gerek
Kendini öldürmek istiyorsankötü
örnektir insanın kendi katili olması

Canevinde merhametti gizleyerek,
sevginin son ölümü, duygusunun son fışkırmaları.

Kapıda bir kız: “Aynasızlar başlamış dua etmeye”
Ama dönelim yine Hemingway e,
o katı yürekli, üstün yetenekli insana.
Merhamet et, çekme tetiği, babacığım,
yoksa ömrün boyunca senin acını yaşayacağım,
başladığını öldüren öfken kıyacak bana.
Türkçesi: T. S. Halman”

agy s. 190, 191

Allen Ginsberg(d. 1926-1992)

(…)

(…)
Sessizce gireceğim odaya, evlilerin arasına süzüleceğim
gökten inmiş gövdeler çevremde, uzanmış çıplak ve
hırçın beklerken, kollarıyla gözlerini kapatacaklar
karanlıkta,
kafamı sokacağım omuzlarının ve göğüslerinin arasına,
enselerini, ağızlarını öpeceğim, derilerinin kokusunu içime
çekerek tanıyacağım sırtlarını, acılı karanlıkta kamışın
dikliğini karşılamaya hazır gergin bacakları okşayacağım,
delikten, kaşınan kafaya dek keyifle devinen kamışı da
çıplak titreşen kilitli gövdeler, sıcak dudaklar, kalçalar
birbirine vidalı
ya gözler, parlak ve sevimli, bakışlarda ayrılıkta büyüyen
gözler!
devinimdeki burukluk, sesler, eller saçlarda kalçalarda gezinen,
yaş dudakların yumuşaklığım tadan eller
çarşafa düşene dek yoğun aklık, karınların uyumlu
g e lg itisonra
kadın bağış diler
erkekteyse tutku gözyaşları
birden kalkıyorum yataktan ardımda içtenlikten son
ayrılık öpücükleri
bilincim uyanmadan oldu bütün bunlar pancurların,
Türkçesi: Salih Bozok”

agy s. 210

William Stanley Mervin (d. 1927)

(…)
Geceler de yaralar gibi-kaybolur ama iyileşmez
bir şey
(…)
Türkçesi: Cevat Çapan”

agy s. 212

Richard Howard (d. 1929)

BEYOĞLU’NDAN
Sevgili Anne, şu anda dışarı bakıp sayıyorum da
on tekne var – değil, bir düzine.
Bu aydınlıkta ya da onun yokluğunda, bana
gözün alabildiğine, Boğaziçi’ni,
Marmara boyunca Kadıköy’ü,
Haliç üzerinden Üsküdar’ı seyrettiren bu garip
gök boşluğunda, aşağı yukarı bir düzine
tekne -her birinde bir ışık, her biri—
aydınlıkta sere serpe – suya takılı mücevher gibi,
ağır ve sessiz; belki de onlar gökyüzünün
taktığı elmaslar,
başka nice mücevherlerin Yeşilköy’den Ankara’ya
ve ta Doğunun dört bir yanına uçuştuğu yerde ışıl ışıl;
göremez oldum, yitirdim ufku
son birkaç dakikada – hiç belli olmuyor.
Daha önce görünüyordu – diyelim ki en azından bir saat önce
balkonumuz hizasındaki
minarenin kapısı açılmıştı da
mintan giymiş bir adam çıkmış, ellerini ağzının çevresine
koyup göğü inanılması zor denecek kadar
gür bir ezan sesiyle doldurmamış mıydı?
Müezzin batan güneşi haykırarak uğurladıktan sonra
görünmez olduğu yerde
halka halka ampuller var şimdi,
Türk olmayan – turkuaz firuze olmayan – dünya
lacivert artık. Her ışık
bir elmas, tıpatıp on iki tekne gibi;
bu balkon bile (onlara) elmas gibi görünüyorsenin
sevdiğin mücevherlerden,
Topkapı Sarayı nda gördüklerimizden, Anne:
“Anka kuşunun gözyaşları” yazılı kehribar taneleri
yılanların renksiz beynine
işlenmiş büklüm büklüm bayraklar;
gece, ay ışığında bile, mührünün balmumunu eritip
akan ve gök yakut olan mor yakut;
kölelerin dilleriyle yalaya yalaya biçim verdikleri
menevişli zümrütler ışıldıyor camekânda:
taşlar, elmaslar, pırıltılar! Biraz daha ötede
bunları umursamayıp alaya alan deniz ve gök, bir de artık,
görünmeyen yarımadalar. İstanbul’un
havası, taşı toprağı tarihi taklit edergöğü
değiştirir, denizi zincire vurur, yerin her rengini
boğarcasına süzer,
toz ve kül bırakır ancak: öğleyin ay ışığı.
Bugün öğleden sonra -üçüncü günümüz bu- felaketti.
Anne, sevgilim, burada her şey
felaket: kapatılmış, yemlenmekte,
l.ış taş üstüne, kırık dökük, içler acısı, yetersiz,
yeniden yapılmakta, yerle bir,
kullanılmıyor artık, içi dışına çıkmış, yıkıntı
içinde, perişan, biraz tamir görmüş, onarılmaz durumda
allak bullak, eskiden muazzammış ama,
yıktırılmış, şerha şerha, yangın yeri, kir pislik, soyulmuş
çalınmış, çapulcuların eline düşmüş, yara bere, görkemliymiş de
yağma edilmiş, depremde çökmüş, yitmiş, yanmış,
yarı kalmış Padişah ölünce,
kazısı yapılmamış doldurulmuş, yeri belli değil artıktek
kelime söylemeden
otele döndük, alacakaranlığa, manzaraya.
Ama geceleyin ışıldıyor bu küller, toz toprak kıvılcımlanıyor;
Sultanım zeberceti gibi sarı ve soluk,
sonra ansızın alı al, ay bir Yunan yangını olup
fışkırıyor. Baktıkça geçmişin var oluşunu duyuyorum:
ayın yükseldiği an;
bu kent, ölü yakan ateşte gömülüyor
ta eski Konstantinopolise, sonra Bizans’a,
S odada, arkamda
radyoyu açıyor, avaz avaz,
havayı yaman bir musiki dolduruyor, müezzinin sesi kadar gür-
“Finlandiya” – Sevgili Anne,
hatırlar mısın, hani bir yıl kuzey korsanları
olmuştuk? Her Pazartesi günü, bizim Petersen Hanım, derse
Sibelius’un “Gümüş şarkılar Defteri’yle
başlardı ay: “Ey Göller Ülkesi,

masmavi akıp giden ırmaklar.” Elbette von Karajan
daha iyi yorumluyor bunları;
ne de olsa Viyanalı korsan. Ama gerçek ne?
Yazık ki bilmiyorum, Anne, ayırt edemiyorum gerçeği
sahtelikten: çocuklar
çember olmuşlar Sibelius’un çevresinde,
çığlık çığlığa, kara Finliler sansın kuzey korsanları olmuş onlarabizdik
o çocuklar, şarkılar söyledik,
acı çektik, oradaydık. Neredeydik?
( ¡erçek değil miydi yoksa, sırf bu gerçek olan – kendindenhoşnut,
coşturucu
buradaki ve şimdiki cümbüş, ay ve İstanbul?
IHitün o sabahların gümüşü gitmiş mi sen ve ben Büyük Göllerde
kuzey korsanlığı oynadığımızdan bu yana?
Üstüme üstüme geliyorlar, onların elindeyim artık.
Böylesine bir musiki beni çağırıyor kendi iç âlemine,
minareden yükselen
her haykırış gibi bir buyruk. İnsanın üstüne gelince geçmiş,
nasıl bir yer bulmalı ona,

nasıl inanmalı şu andaki
ışıklarla durgun denizin oynayışına?
On iki teknem çekip gitti kara limandan, sonra Galata’dan
bir vapur yola çıktı usulca —
gece yarısı ikiye böldükleri köprüden —
geçip kendini karanlığa atarken buldum aradığım cevabı
(Şarkılar defterinde, bana yardım
elliğin gibi değil, yerinden yurdundan ayrılmış
iisl atlardan yoksun olduğumuzdan değil: Vladimir ve Marcel var ya)
Başka bir dünya var—işte
bu dünyada; geçmiş, bugünün canevinde
ya da hiçbir yerde değil. İstanbulda bunu buluyorum en çok:
hiçbir yerin kenti bu, varla yok arası,
bulunması zor hiç yer, tam Baudelairee göre
“hastane, kerhane, hapishane, araf, cehennem”
Sibeliüs’a benzer bir musikiyle, tartışmanın,
üleşinde bir incelik, göze görünüyor demek gerekmeksizin
Sesleri duyulmasa, gerçek İstanbul
kendini görkemle barındırıyor, baştan başa süprüntü.
” Kuzey korsanları olduğumuz yıl” burada Mavi Camide,
kazanılmayan, verilen bir ışığa,
bir sese, bir anıya dayanan loş bir ihtişam. Hiçbir şey kalmamış,
ama hiçbir şey ayrılıp gitmiyor: işte
Türk lokumundan Türk zevkine
kadar kendini gizleyen Kutsal Akıl budur.
“Finlandiya” bile sona eriyor, ama bitişi bir teselli
getiriyor insana, Anne,
son bir ferahlık: Finler Türkmüş!
Aynı dili paylaşan Moğol asıllılar—Ural ve Altay dilleri—
“başlıca özellikleri
seslilerin uyuşumu, bitişkenlik
ve tutarlılık:” Şiir gibi geliyor kulağa,
şiirin ta kendisi gibi ne dersin?
hele hatırlayınca Sibelius’un doğum yerini,
Finlandiya’da Turku’da doğduğunu, S ışığı söndürüyor,
odamız elmas olmaktan çıkıyor artık;
Galata’dan kalkan vapur
Sarayburnu’nun yanından geçiyor. Sana sevgiler, Anne, bir tanem,
bunları Avrupa yakasından,
şu anda Beyoğlu’ndan yazıyorum. Richard.
Türkçesi: Talat Sait Halman”

agy s. 212-216

Gregory Corso (d. 1930)

(…)

Altından çığlıklar
ne çok isterdim böyle bir savaşa katılmak!
elinde parlak mızrağıyla kırmızı bayrak kara atma
binmiş gümüşten bir savaşçı hiç ölmemek sonsuz
olmak isterdim
savaş tablosunun o yaldızlı prensi
Türkçesi: Salih Bozok”

agy s. 217

Sylvia Plath (1932-1963)

(…)

ö lm ek
Bir sanattır, her şey gibi.
Eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi.

Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor.
Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor,
Bu konuda iddialıyım sanırım.

(…)

Türkçesi: Cevat Çapan”

agy s.219

ARAP ÜLKELERİ(12)
“Cahiliye” adı verilen İslâm öncesi dönemde büyük bir Arap şiiri vardı. Bu büyük şiir klasik biçim ve özünü X IX . yüzyıla kadar koruyarak geldi.

(…)

12. Cezayir, Fas, Filistin, Irak, Lübnan, Mısır, Sudan, Suriye, Suudi Arabistan, Tunus, Ürdün.”

agy s. 223

Henri Krea (d. 1925)

(…)

(…)
Ve bazen düşünürüm
Dünya değiştirmeli diye/

Değiştirip seçmek ölümü
Taş taş kalmak olaylar karşısında
Ve bırakmak kısacası
Her şeyi olduğunca
İğrenç

(…)
Türkçesi: Kaya Öztaş”

agy s. 226

Yusuf Septi (d. 1943)

(…)

Er geç-yineliyorum sana bunu
gelecek birisi çok uzaktan
isteyecek mutluluk payını
nedeni olduğunuz bir mutsuzluğun
gösterecek size

(…)
Türkçesi: Nuri Pakdil”

agy s. 230

Allal El Fassi (d. 1910-1974)

(…)

Düşündün mü hiç beni güvercin eziliyorum
Buralarda
Benim toprağım değil buralar ne de
Bu ülke yurdum benim

(…)
Türkçesi: Nuri Pakdil”

agy s. 231

Malika Asimi (d. 1946)

(…)
ey dostlarım
soludum inledim
ölümümü
söyleyeyim bırakınız beni
olmayacak yeniden canlanma günü
bugününüz var ancak
sevmeye birbirimizi
ve ölmek için
sevmek ya da ölmek
(…)
Türkçesi: Nuri Pakdil”

agy s. 243

Abdülvahap El-Beyati (d. 1926-1999)

(…)

FIRTINA
Öldüremeyeceksiniz beni
Kaçıramayacaksınız
Işığından güneşin
Ne de şiir söyleme sevincinden

Kuramayacaksınız darağacım
Aşka şaire güle karşı

Yıkamayacaksınız sarayını düşlerimin
Korkutamayacak zincirleriniz küçük çocuklarını ülkemin
Kirletemeyeceksiniz sanatın surlarını

(…)
Türkçesi: Nuri Pakdil”

(…)

Öyle ordasm ya
Ot bile düşlenmeyen çıplak çöldesin ya
Kendi kendin gibi çıplak aldatılma içindesin ya

(…)

Ben kendi ölümümüm
Türkçesi: Nuri Pakdil”

agy s. 261-263

LÜBNAN

Halil Cibran (1883-1931)

(…)

Dinledim öğretisini Konfüçyus’un
Bilincin gözleri çözüldü Brahma’da
Bilgelik ağacının altında gördüm Budayı
Ama yenik kıldı beni gene duygular.

Tanık oldum Babilon’un anlatılmaz yüceliğine
Ramses’i gördüm bir uzak çağa ün veren
Vuruşkan Roma ordularla belirdi
Ama üzgülere boğdu beni gene kurallar.

Neler çektim baskı yöntemlerinde
Zincir vurdular ellerime sömürgeciler
Acımasız zindanlarda açlığı tanıdım
Ama bir güç kaldı gene içimde, bırakmadı beni
Işıyan yeni günle bana umut getiren
Türkçesi: Engin Aşkın”

agy s. 267

M I S IR

Ahmet Zeki Ebu-Sadi (1892-1955)

(…)
Alay ediniz kumlar
Bu şaşkınlığımla
İşte
Oldum ben tutsağı güzelliğin
Kör bilgeliğin
Türkçesi; Nuri Pakdil

agy s. 280

AVUSTRALYA

1787 yılında İngiliz kralı III. George, mecliste yaptığı konuşmasında: “Tutukevlerinin çok kalabalık olması sorununu çözümlemek için bir tasarı sunulmuştur. Bazı tutuklular Avustralya’ya gönderilecektir” demiş ve ardından 26 Ocak 1788’de ilk filo Sydney limanına demir atmıştır. İlk elli yıl, Avustralya beyazlar için bir tutukevi olmuş, ardından özgür göçmenler gelmeye başlamış.

(…)”

agy s. 316

Leon Slade (d. 1931)

OZANSI BİRİNİN ANISINA
tam yağmur yağmadan önce
kaldırıma tebeşirle resim yapardı,
buz üzerine yazardı, şiirlerini
yazıp, güneşte kurumaya bırakırdı

gölgelere gizlenmiş gördüm onu
çorapsız
uzamış sakalı
kentin tozuyla gölgelenmiş,
ortalığı yırtıp gelen kamyonu görmek istemedi
duymazlığa vurdu
devam etti adımlamaya yolu,
koştum yanma;
paramparça gözlüğünün üstüne yatmış
sen nefesini verirken bizim süperman
fısıldadı kulağıma
“Allahın belası kriptonit bu”

bu gece, en işlek kavşağa
tebeşirle bir anıt diktim ona
yazdım yazısını buzdan mezar taşma
bıraktım, sabah güneşine kurusun diye
Türkçesi: G. Gencer-N. Ziyalan

agy s. 324

Rudi Kraussman (d. 1933)

ruh sağlığı kliniğinden
taburcu edilmişti
(bir süre önce)
asitli su için
uygun olmadığından
atılmıştı sosis fabrikasından
(bir süre önce)
kadınını ölümcül
bir araba kazasında yitirmişti
(araba onarılabilmişti yalnızca)
şimdi sokaklarda dolaşıp
bir başkaldırıdan söz etmekte
(1956’da Macaristan’da)
pek yoktur tanıdığı
anımsaması azdır
(bir süre önceydi)
Sydney’de
1977 baharında
attı kendini pencereden
öldüremedi

gelişirken Kings Cross
vitrinleri gözlerken göçmen,
Macaristan bozkırları
yeşerir yürüdüğü
baktığı yer

şiir miydi bu
(bir süre önce)
Türkçesi: G. Gencer-N. Ziyalan

agy s. 325

“Richard Packer (d. 1935)

(…)

(…)
bilirdi
şiirleri, çocukları ve meyve sineklerini,
kekemeydi. Kıvırcıktı,
parasını üleştiydi benimle.
Hint müziği öğrendi
uyuşturucuya verip, kapattı kendini,
hortlak saymaktan hasta düşüp
evimizi büyüye boğdu.
(…)

Türkçesi: G. Gencer-N. Ziyalan

agy s 326

“(…) 7. yüzyıldan başlayarak arap saldırıları ve egemenliği sonucunda Azerbaycan halkı İslam dinini kabul etmiş, 7-11. yüzyıllar arasında Hatip Tebrizi, Pir Hüseyin Şirvani gibi şairler eserlerini Arapça vermişlerdir. (…) Klasik şiirin sonraki yüzyıllarda en büyük temsilcilerinin başında Mahmud Şabustari (1 2 5 2 -1 3 2 0 ), Imadeddin Nesimi (ölümü 1417), 16. yüzyılda Azerbaycan Türkçesinde ölümsüz yapıtlar yaratmış olan Hatayi (Şah İsmail), Türk dillerinin en büyük şairlerinden Muhammed Fuzuli (1 4 9 4 -1 5 5 6 ), halk ozanları arasında ise Kurbani, Sarı Âşık, Âşık Abbas vb. adlarını saymak gerekir. (…)”

agy s. 332

Bahtiyar Vahapzade (d. 1925)

(…)

Yahşıya ortaktır, yamanı görmür,
O saata bakır, zamanı görmür,
Fikrini, hissini uçadan demez,
Bazan gördüğünü görmek istemez.

Gözleri görmeyen kör değil hele,
Görmek isteyen kördür, deyerdim.
Böyle mugevvaya, böyle cahile
Hayatın özü de kördür deyerdim.
1968

uçadan: yüksek sesle
mugevva: korkuluk, manken.

agy s. 344, 345

Yuhan Liiv (1864-1913)

SES
Küçücük bir oğlanken ben
Bir ses çınlamaya başladı içimde

Az biraz boyattığımda
Ses de yükseldi göğsümde

Şimdi her yanım o sesle kaplı
Göğsüm altında eziliyor

Hayatımdır o, canımdır
Dünya ona dar geliyor
Türkçesi: Uldis Berzinç-Ataol Behramoğlu”

agy s. 351

Vytautas Bloze (d. 1930)

TANRIYI ARAYIŞ
Tanrısız olur mu hiç- der, çıkararak papuçlarını
su kabarıcaklarım yoklayarak, düşünüp tartarak her şeyi yeniden,
ve gün ağarır ağarmaz başlar tanrıyı araması-çekmecelerde, çatı arasında
başlar arayış çeyiz sandıklarında, çocukların ceplerinde

arar tanrıyı adam, ağaç kovuklarına göz ata ata
ahırın çevresinde, nehrin kıyılarında
peyke altına bakar, dama çıkar, bacanın içini araştırır
ot ambarında, saplar elindeki sopayı geçen yılki tınaza

unları elekten geçirir, seçip ayıklar kuru mantarları
söker saati, takar yeniden, şaşırmaksızm,
eski kitapları karıştırır, satır aralarını
arar, eski takvimlerin sayfaları arasında, sararmış arıcılık elkitaplarında

bir elma ağacının altını yoklar, bir yerlere gömülmüş olmasın
kuyunun suyunu çeker, parmaklarıyla araştırır dibi
geçirir birkaç kez tırmığı havuzdan enine boyuna
b ir kapan kurar köşede, sıçan deliğinin yanına

tartar elindeki pasaportu, çocukların nüfus kâğıtlarını yoklar
kiliselerde mihrabın arkasına göz atar, arar hastanede, papazın evinde

bakar tabutlara mezara indirilirken
arar ilaç şişelerinde, acı tatlı ilaçlarda

sonra oturur ucuna kerevetin, başlar duaya
esneyerek, kaşınarak, alıştığı üzere
her gün öylece, sabahtan akşama dek: ve tabutunun kapağı düşünce
ansızın bir korkuya kapılır: unuttuğum bir şey oldu mutlaka
Türkçesi: Berzitıç-Ataol Behramoğlu”

agy s. 366

Rafik Azad

AÇLIK
Korkunç açım:
karnımın derinliklerinde açlık
gövdemin enlem ve boylamında
Her an duyuyorum,
acımasız tırnaklarıyla tırmalıyor beni;
dayanılmaz acılar içindeyim.
Hoşnut olabilirim
şöyle günde doğru dürüst iki kez yesem.
Başka bir dileğim yok kesinlikle.
Çok insan başka şeyler de ister.
Bir ev ister, araba, para.
Biraz da açlık şan olsun diye.
Benim isteklerim pek fazla değil.
Pek az şey istiyorum.
Yemek istiyorum.
Bir yangın hissediyorum
karın boşluğumda.
İstediğim şey sıradan ve basit.
Pirinç istiyorum
ister soğuk olsun ister sıcak
önemli değil
ister soğuk olsun ister sıcak.
İki kez yemek yesem,
inanın bana,
vazgeçebilirim bütün arzularımdan.
Haksız arzularım yok.
Cinsel açlığı bile çıkardım aklımdan.
Davet eden bir gövdeye sarılmış
sâri de istemiyorum
kabarmış bir göbeği açıkta bırakan,
Sâriye sarılmış gövdeyi de istemiyorum.
Canı isteyen sahip olsun ona
İstemiyorum bu tür şeyler
söyledim ya.
Bu isteğimi yerine getirmezseniz ama
başınız belaya girecek
krallığınızda.
Yanlışın haklısını
kötünün iyisini
bilmez aç insan,
ne yasa, ne kural, ne töre tanır.
Parçalayacağım hiç duraksamadan
ne bulursam önümde ve ardımda.
Hiçbir şey kurtulmayacak
hepsi gidecek birer birer
dişlerimin arasına.
Ve siz de çıkacak olursanız karşıma
lezzetli parçalara dönüşeceksiniz
devsel açlığın karşısında.
Aç mide duymazsa
ve izin verilirse büyümesine
felakettir işin sonu inanın bana.
Önüme ne çıkarsa
ne görürsem
gövdeye indireceğim birer birer
çalıları, ağaçları
gölleri, ırmakları
köyleri, kentleri,
kaldırımları, su borularını,
sokaklarda yürüyen insan yığınlarını,
kadınların bacaklarını, kalçalarını,
iaşe bakanını, bayrağı dalgalanan makam otomobilini.
Hiçbir şey, hiçbir şey
elimden kurtulamayacak.
Bana yiyecek b ir şey ver, alçak,
yoksa yiyeceğim haritayı bile açlığımdan.
Türkçesi: Özdemir İnce”

agy s. 374,375

Philippe Jones (d. 1924)

DİK

Yağmurların soluksuz boşandığı günleri
Yağlı sokak taşlarının, pırıltılı tüfeklerin
Ağu kelimelerin
Kapıların kilitlerin gıcırdadığı günlerdi.

O bütün bir kıtayı sarmış yaprakları vardı
Yapraklar savrulurken kente kayıtsızlıkla
Parmaklar arkasında o vardı
Soluk ve sessizliğin külrengi saçlarıyla

Gülümserdi. Işıl ışıl gözleri
Gözleri yolculuğun karşı kıyılarında
Bilir-bilmez, ertesi gün ölecekti
Gülümserdi yaşı belirsiz gözleri

Utancın insanlardan utandığı günlerdi
Bir limandı hapishane köşesi –
– Hücreler adamlara, yaşayan adamlara.

Ve o dimdik yürüdü… hâlâ dimdik yürüyor.
Türkçesi: Güngör Tekçe”

agy s. 390

LouisDubrau (1904-1997)

KİLİSE DUALARI
Düşlerimiz var Tanrım -kurtar düşlerden bizi
Kötülüğe sürükler
Kötülükler var, kurtar
Yalana köle eder
Ve yalanlar var, kurtar
Pişmanlıkları besler
Kurtar bizi bedenden
Durmaz hayata bağlar
Ve bir hayat var, kurtar
Sonunuz ölümdür der
Ve bir hayat var, kurtar
Gökyüzü müjdeler
Öyle bir gökyüzü ki -ondan da kurtar biziİnsan
yoksulluğumuz
Azizlerin ekmeği
Sen en iyisi Tanrım
Tanrıdan kurtar bizi.
Türkçesi: Güngör Tekçe”

agy s. 394

Maksim Tank (1912-1995)

(…)

ŞİİR
Aradığın zaman
Hemen yanıtlamazsam
Lütfen azarlama beni.

Genellikle omuzlarımda
Yorgun kuşlar dinlenir-
Rahatsız etmek istemem onları.

Genellikle gözlerimin önünde canlanır
Eski – ölmüş dostlarım,
Ve ben onlarla söyleşirim.

Genellikle dudaklarım uyuşur
Bir türküye duyduğum susuzluktan,
Ve sonra dilsizleşirim,
Söyleyemez olurum adım.

Ne olmuş
Palton buradaysa?
Genellikle uzaklardayım ben
Naroch çam ağaçları arasında gezinirim
Gece gündüz,
Ve hep oradadır
Bütün acılarım,
Neşem
Ve düşüncelerim.
Türkçesi: Yusuf Eradam

ŞİİR
Bir ağaç ölür
Mevsimleri
Artık tanıyamazsa
Ve hiç yankı yapmazsa.

Su ölür unutursa
Ne yöne gideceğini
Ve susuzluğu gideremezse.

Toprak ölür üretemezse
Artık ekinlerini ve
Yeni türküler sunamazsa ışığa.

İnsan ölür yitirirse
Mucizeler yaratma hünerini
Ve yaşama isteğini.
Türkçesi: Yusuf Eradam”

agy s. 396, 397

Hristo Botev (1848-1876)

VASİL LEVSKİ’N İN ASILIŞI
Anam benim, doğduğum, sevdiğim toprak
Neden ağlamaktasın böyle acı, böyle zavallı?
Sen ey iğrenç karga, lanetli kuş
Üstünde gakladığın kimin mezarı?

Ağlıyorsun anam, biliyorum neden:
Tutsaksın, ezilmektesin bir kuru ekmek uğruna;
Senin temiz sesin, elemini söyleyen
Umutsuz bir sestir, ıssız bozkırda.

Ağla! Çünkü orada, yakınında şu Sofya kentinin
Yükselmede bir darağacı kocaman kocaman
Orada Bulgaristan, en yiğit oğlun senin
Sarkmada sarkmada darağacından

Gaklıyor karga, iğrenç, yabani,
Uluyor kurtlar, köpekler koşuşuyor çılgınca
Yaşlılar imdada çağırıyor tanrılarım
Kadın hıçkırıklarına, bir çocuğun feryatlarına.

Kış kem şarkısını uğulduyor
Ovada savruluyor yelin sürüklediği devedikenleri
Soğuk ve ayaz ve ıssızlık ağlıyor
Yığarak yürek acısının derin birikintisini…
Türkçesi: Ataol Behramoğlu”

agy s. 399

Peyo K. Yavorov (1878-1914)

BİR DENİZ KIYISINDA

Uzun süre baktım: bir tekdüzelikte
her dalga koşuyordu ardı sıra bir başka dalganın
ıssız ve sonsuz denizde.

Bir kuş gibi tıpkı, hafif kanatlı
belirdi pupa yelken bir tekne
ve ok gibi uzaklaştı.

“Dur!” fakat köpüklü dümen suyundan
hiçbir iz kalmadı geçince bir an.

Silikleşir silikleşmez o tekne
gözlerimden yakıcı yaşlar fışkırdı
yavaşça kayarak yüzüme.

Dünya bir denizdir., ve benden
nedir kalacak olan ardımda
burada, yaşamış olduğum şeylerden…
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

GÖLGELER
Derin gecede görüyorum görüntülerini
iki gölgenin, ayakta, beyaz bir perde üzerinde.
Gecede iki gölge.. Yalnız ve yüzyüze.
Bir lamba yanıyor arkasında bu ekranın.
Yalnız ve delice arzulayan birbirlerini
birbirlerine can atan
orada, bir erkek gölgesi ve bir kadın.

Uzatmışlar başlarını acıyla birbirlerine
bir şey var fakat engelleyen anlaşmalarını.
Fısıldaşıyorlar belki, nedir korktukları?
Boşuna uzanmış birbirlerine kolları:
Canlı arzularına karşın dokunamıyorlar birbirlerine
Karşı karşıya, yüz yüze, duruyorlar öylece.

Fısıldaşıyorlar belki ve belki eğilmişler
haykırarak bile anlaşamayacaklar ama…
gecede iki gölge, ayakta, önünde bir ışığın…
Anlaşamayacaklar, dokunamayacaklar birbirlerine
yalnız ve delice arzulayarak birbirlerini
orada, bir erkek gölgesi ve bir kadın.
Türkçesi: Ataol Behramoğlu”

agy s. 402, 403

Vladimir Holan (1905-1980)

(…)

ARASINDA
Düşünce ile sözcük arasında
anlayabileceğimizden daha çok şey vardır.
Sözcük bulunmaz kimi düşünceye.

Bir atın gözlerinde yiten düşünce
bir bakarsın, bir köpeğin gülüşünde
çıkmış ortaya.
Türkçesi: Gürkal Aylan”

agy s. 454

Oldrich Mikulaşek (1910-1985)

KİM BULDU BU İKİ SÖZCÜĞÜ
Kim buldu bu iki korkunç sözcüğü:
sakin ol!
O haklı! Biz de haklıyız:
Bunun için sakiniz
birisi hakkımızı çiğnediğinde,
sakin ol,
göz kapakların mı titriyor?
sakin ol,
görüşleriniz mi bulanıklaşıyor
sakin ol,
gözlerimize yaşlar mı doluyor?
sakin ol,
kanın mı kaynıyor damarlarında?
sakin ol,
Acılar mı basıyor her yanını?
sakin ol,
kanın mı basıyor her yanını?
sakin ol, dilin ağzında bir kurşun gibi mi?
sakin ol,
tanklar sana doğru mu ilerliyor?
sakin ol,
silâhlar sana mı nişan almış?
sakin ol,
oğlunu eve ölü mü getirdiler?
sakin ol,
kardeşlerin çok mu sıkı tutuyor seni
ölümsü kucaklayışında?
Aldırma, sakin ol,
yaralarından kanın mı fışkırıyor?
sakin ol,
kertenkeleler mi kemiriyor seni,
yılanlar başını mı kaldırmış?
biz kovacağız yılanları,
üzülme, yalnız sakin ol.
Biz her an
sakinlik vahası değil miydik,
bir, iki, üç yüzyıldır?
Sevgili halk, sakin ol,
bir gün biz de
sakinliğin dev gibi bir kayası olacağız,
ezeceğiz bu az bulunur yosunları,
doğrayacağız hançerlerimizle:
Onlar her zaman sakindiler.
Bana gelince, söz veriyorum ki
öldüğüm zaman
bu kayalaşmış yüzümde,
bir kas bile titremeyecek,
ve emin olmak için şu anda
suskun bir iğrenmeyle,
dudaklarım kenetli,
dişlerim gıcırdamakta,
incinmiş ve üzgün olarak
ben de sakin durmaktayım.
Biz, ozanlar sizi destekleyeceğiz,
ama sıranız geldiğinde siz de bizi,
kilise kuleleri zıpkınımız,
sessizlik içimizi kemirmede,
ve sessizlik azarlamada bizi,
korkunçluğumuz gözlerimizde,
sessizlik azarlamada bizi.
Belki yalnız kalacağız,
ama son nefesimizde bile
sizden uzak olmayacağız.
Türkçesi: Sabri Koç

agy s. 457-459

Lumir Civrny (1915-2001)

(…)

Sürmez sessizlik
kocaman bir deniz kabuğudur
sessizlik, başka bir şey değil
içinde uğuldar
bütün denizleri dünyanın.
Sürekli coşkuyla yüklü
Sürmez sessizlik…
Sessizlik.
Türkçesi: Özdemir İnce

agy s. 461

Antonin Bartuşek (d. 1921)

(…)

Orda bekliyor beni
o dilsiz doğa
yaslanıp durmuş bak
mezarlık duvarına.
Türkçesi: Gürkal Aylan”

agy s. 462

Miroslav Holup (d. 1925)

(…)

Ve sararken yaraları
karış karış,
gecelerce,
siniri sinire,
kası kasa birleştirirken,
gözün görmesini sağlarken,
daha uzun hançerler,
daha güçlü bombalar,
getiriyorlar,
daha görkemli utkular kazanıyorlar,
salaklar.
Türkçesi: Sabri Koç

(…)

Dünyanın yolunu tuttu
Soğuk
Sonu gelmez
Bir yağmurun altında.
Türkçesi: Feyyaz Kayacan”

agy s. 464-466

Fero (Frantisek) Lipka (d. 1946)

(…)

SPARTA
neye yarar yontular ve şiirler
işimize yaramıyorsa kale artık
erkek yüreklerimiz yaşam için güvence veriyor artık bize
ve her erkek bir savaşçıdır bizde

ölü gözler bile söylüyor kendi yanlışlarını
bütün kemiklerimiz toza dönüştüğü zaman
çöken Atina yaşıyor şiirlerde
ve hayasız heykellerde
Türkçesi: Özdemir İnce

agy s. 472

Wen Yi-Tuo (1898-1946)

ÖLÜSÜ
İşte şurda umutsuz, ölü bir su hendeği
Üstünde hiçbir meltem dalgacık uyandırmaz,
At eski bakırları, paslanmış demirleri,
Boşalt artmış yemeği; başka işe yaramaz.

Kimbilir belki bakır yeşerir zümrüt gibi
Döner paslı demirler şeftali çiçeğine,
Çimenler bir kat daha tül dokusun ipekli,
Sis ve duman kabarsın bakteriler içinde.

Mayalansın ölü su dönsün yeşil şaraba
İnciler çıkararak yüzen ak köpüklerden
Büyüsün o inciler hep bağıra-çağıra
Çatlamak için yalnız sivrisinek gibi
Şarabı yağma için bu mevsimlik ne varsa.

Bu ölü ve umutsuz su hendeği böylece
Ufak bir pırıltıyla kurum satsa da olur,
Dayanamazsa eğer ölüce sessizliğe
Şu karakurbağalar, olur a olur olur,
Şıp diye su kalkışır türküler söylemeye.

İşte surda umutsuz ölü bir su hendeği
Bir bölge ki güzellik barınamaz içinde
Şeytana bırakalım biz onu daha iyi
O zaman belki sudan çıkar bir güzellik de.
Türkçesi: L. Sami Akalın

(1957) DİNGİN GECE
Bu beyaz ve solgun dört duvar,
Bu masa ve sandalye, arkadaş gibi içten olan,
Eski kitapların kokusu, ikide bir çarpan burnuma,
Bir rahibe denli temiz sevgili çay fincanım
Annesinin göğsünü iştahla emen bebek,
Bir horultu: deliksiz uykuda olmalı bizim oğlan…
Bu gizemli dingin gece, insana erinç dağıtan.
Ağzımdaki minnet türküleri oysa
İlençlere dönüşüyor çok geçmeden.
Dingin gece, beni kandıramazsın.
Kim takaı, bu dört duvarlık kısıtlı erinci?
Alabildiğine geniştir benim dünyam.
Daha savaşın gürültüsünü önleyemezken
Kalbimin atışın nasıl durdurabilirsin sen?
Yalnız bir adamın acısını, sevincini söylemektense
Çamurla, kumla dolsun ağzım daha iyi;
Delik deşik etsin köstebekler kafamın içini,
Böcekler yiyip emsin kanımı ve etimi,
Bir bardak şarap ya da bir şiir kitabı,
Yahut saat tiktaklarıyla örülen tekdüze b ir gece için yaşamaktansa
iniltilerini duymadan çevredekilerin,
Dul ve yetimlerin çırpınmasını görmeden,
Savaş alanlarında yatan insanları,
Yaşam değirmeninde öğütülen tragedyaları görmeden,
Mutluluk, beni kandıramazsın.
Duvarlarla çevrili alan değil benim dünyam.
Dinle bak, bir patlama sesi daha, ölümün yeni bir kükreyişi.
Dingin gece, kalbimin çarpışını sen durduramazsın.
Türkçesi: Gürkal Aylan

agy s. 478-480

Gustaf Munch Petersen (1912-1938)

(…)

Biliyorum
Gitmem gerekli
Bir şey bulacaksam-
Gitmem gerekli
Hem tek başıma
Bir şey bulacaksam-
Bugüne değin
(…)
Türkçesi: Ata Karatay

agy s. 513

“(…)

Şimdi seksenlerini süren Eugène- Guillevic yaşayan en büyükFranşız şairi olarak kabul edilmektedir.

(…)”

agy s. 541

Gérard De Nerval (1 8 0 8 -1855)

FANTAZYA
Bir hava bilirim, dünyalara değişmem:
Bütün Rossini, Mozart, Weber sizin olsun,
Çok eski bir hava, ağır, hazin, muhteşem;
Yalnız ben duyarım onda ne varsa fusün!

Ne zaman o havayı dinleyecek olsam
Ruhum gençleşiverir birden iki asır,
Onüçüncü Louis devridir, vakit akşam
Batan günle sararmış bir yamaç uzanır.

Camlan kızıla çalan renklerle yanar,
Kiremitten bir şato, köşeleri taştan.
Etraf çepçevre bağlar, bahçeler, parklar;
Bir dere akıyor çiçekler arasından.

Kömür gözlü bir kumral en üst pencerede;
Eskidir geçmiş zaman esvapları eski.
Görmüşlüğüm var bu kadını; ama nerde?
Hatırlıyorum, başka bir hayatta belki!
Türkçesi: Cahit Sıtkı Tarancı

(…)”

agy s. 546

Alfred De Musset (1810-1857)

(…)
Kaybettim, ah, dostlarım, neşemi;
Kalmadı hatta kibirim azametim;
Oydu vehmettiren dâhiliğimi.

“Hakikat budur” dedikleri zaman,
Karşımda sahiden bir dost zannettim.
Hakikati anlayıp duyduğum an;
Çoktandır galip gelmişti nefretim.

Ama işte hakikat ebedîdir;
Yaşarsa bir kimse ondan bihaber,
Alemde ömrünce gafil kişidir.

(…)
İyi ki ağlamışım ara sıra
Elimde kalan servet bu, dünyada.
Türkçesi: Cahit Sıtkı Tarancı

agy s. 547, 548

Charles Baudelaire (1821-1867)

(…)

Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi
Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran
Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.
Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu

(…)

(…)
Ne kadar seversiniz çırpınmayı, ölmeyi,
Ey hırslarına gem vurulamayan kardeşler!
Türkçesi: O. V. Kanık

(…)”

agy s. 548, 549

Charles Cros (1842-1888)
ÇİROZNAME
Beyaz, kocaman bir duvar – çıplak mı çıplak
Üzerinde bir merdiven – yüksek mi yüksek
Duvar dibinde bir çiroz – kuru mu kuru

Bir he rif geldi elleri – kirli mi kirli
Tutmuş bir çekiç bir çivi – sivri mi sivri
Bir büyük yumak da sicim – zorlu mu zorlu

Çıktı merdivene derken – yüksek mi yüksek
Mıhladı sivri çiviyi – tak tak da tak tak
Duvarın ta tepesine – çıplak mı çıplak

Attı çekici elinden – düş allahım düş
Taktı çiviye sicimi – uzun mu uzun
Astı ucuna çirozu – kuru mu kuru

İndi merdivenden tekrar – tıkır da tıkır
Sırtında çekiç merdiven – ağır mı ağır
Çekti gitti başka yere – uzak mı uzak

O gün bugündür çirozcuk – kuru mu kuru
Mezkûr sicimin ucunda – uzun mu uzun
Nazikçe sallanır durur – durur mu durur

Ben bu hikâyeyi düzdüm – basit mi basit
Kudursun bazı adamlar – ciddi mi ciddi
Ve gülsün diye çocuklar – küçük mü küçük
Türkçesi: Orhan Veli Kanık

BAŞ KALDIRMA
Namuslu bir insanın, kendine hak bilerek,
Evinde huzur içre yaşamasıdır elbet,
Zehir içmekle aynı değerde olan.

(…)

Ne kadar iyi ki bunca günah var,
Sonra taze şarap, gencecik kızlar,
Ve etrafa saçtığı ateşle yangın.

(…)
Türkçesi: Ahmet Necdet”

agy s. 552, 553

Stephane Mallarme (1842-1898)

(…)

DENİZ MELTEMİ
Ten bitirdi hazlarını, tükendi kitap,
(…)
Türkçesi: Kemalettin Kamı

DENİZ MELTEMİ
Bütün hazları tattım, kitapları okudum,
(…)
Türkçesi: Orhan Veli

(…)”

agy s. 554, 555

Paul Verlaine (1844-1896)

(…)

GÖK ÖYLE MAVİ…
Gök öyle mavi, öyle durgun
Damlar üzerinde!
Yeşil bir dal sallanadursun
Damlar üzerinde!

Ürpertip gökyüzünü birden,
Bir çan tın tın eder,
Bir kuştur şu ağaçta öten;
Türküsünü söyler.

İşte hayat! Aç gözünü gör;
Bak ne kadar sade.
Her günkü sakin gürültüdür,
Şehirden gelmekte,

Ey sen ki durmadan ağlarsın,
Döversin dizini;
Gel söyle bakalım ne yaptın,
Nettin gençliğini?
Cahit Sıtkı Tarancı

DANS EDELİM GEL
Gözlerini severim en çok,
Gökteki yıldızlardan parlak;
Bir parça da baştan çıkarak.
Dans edelim gel!

Ne halleri vardı, sahiden,
Bedbaht âşığı berbat eden
Onun için hoştu zaten.
Dans edelim gel!

Doldurulmadı hâlâ yeri,
Gülden ağzının öpücükleri
Kalbimde öldüğünden beri.
Dans edelim gel!

Dizi dibinde oturduğum
Zamanlan hatırlıyorum;
Bu, işte bütün varım yoğum.
Dans edelim gel!
Türkçesi: Orhan Veli Kanık”

agy s. 560, 561

Comte d’E Lautreamont (1846-1870)

BİRİNCİ TÜRKÜden
Ailelere nifak tohumu ekmek için bir antlaşma yaptım fuhuşla. Anımsıyorum bu tehlikeli ilişkiden önceki geceyi. Önümde bir mezar gördüm. Bir ev kadar büyük bir ateşböceğinin bana şöyle dediğini duydum; “Aydınlatacağım seni. Oku yazıtı. Benden gelmiyor bu yüce buyruk.” Görür görmez çenelerimi çatırdatan, elimi ayağımı kesen, uçsuz bucaksız, kan rengi bir ışık taa ufka kadar yayıldı havada. Az kalsın düşüyordum, bir yıkık duvara yaslandım ve okudum: “Veremden ölen bir yeniyetme yatıyor burada; biliyorsunuz nedenini. Dua etmeyin ona.” Birçok insan benim kadar gözüpek olamazdı belki. Bu sırada, çırılçıplak, güzel bir kadın gelip ayaklarımın dibine uzandı. Kederli bir yüzle, “Ayağa kalkabilirsin,” dedim kadına. Kardeş katilinin kızkardeşini boğazladığı eli uzattım ona. Ateşböceği seslendi: “Hey sen! bir taş al ve öldür onu. -Niçin? diye sordum ona.” Ateşböceği bana: “Kendine dikkat et, dedi; güçsüz olan sensin, güçlü olan benim çünkü. Fuhuş’tur bu kadının adı.” Gözlerimde yaşlar, yüreğimde öfke, bilinmez bir gücün doğduğunu duyumsadım kaldırdım ve omuzuma aldım taşı sonra. Bir dağı doruğuna kadar tırmandım: oradan ezdim ateşböceğini. İnsan boyunda bir çukura gömüldü toprakta başı; altı kilise boyu yükseğe sıçradı taş. Sonra gidip bir göle düştü, bir anda, döne döne, uçsuz bucaksız, ters bir koni oyarak çekildi suları gölün. Ortalık duruldu: parıldamadı artık kan ışık. “Yazık! yazık! diye haykırdı çıplak ve güzel kadın; ne yaptın böyle? – Ben seni yeğliyorum, dedim ona, çünkü acırım mutsuzlara Sonsuz taze yarattıysa seni, senin değil suç. “Yanıtladı beni:” Bir gün, dedi, hakkımı teslim edecek insanlar. Söyleyecek başka sözüm yok. Bırak da gideyim, sonsuz acımı derinliklerine gömeyim denizim. Bir sen varsın hor görmeyen beni, bir de bu karanlık uçurumlarda kaynaşan iğrenç canavarlar. İyisin sen. Elveda beni sevmiş olan sana! -Elveda! dedim ona, tekrar elveda! Hep seveceğim seni.. Bugünden tezi yok terk ediyorum erdemi. “İşte bu nedenle, ey İnsanlar, kış yelinin denizin üzerinde ve kıyılarda ya da uzun süredir
benim için yas tutan büyük kentlerin üzerinde ya da kutup bölgelerinin soğuklarında uğuldadığını duyduğunuz zaman şöyle söyleyin: “Tanrının ruhu değildir geçen: fuhuşun,
Montevideolu’nun acılı iniltileriyle birleşen derin kederli iç çekişidir.” Çocuklar, bunu ben söylüyorum size. Öyleyse, diz çökün acıma duyguları içinde ve bitlerden daha çok olan
insanlar uzun uzun yakarsınlar.
Türkçesi: Özdemir İnce

İKİNCİ TÜ RKÜ ’den
Ey şaşmaz matematikler, baldan tatlı öğretiniz serinletici bir dalga gibi yüreğime akalı beri sizi unutmadım. Beşikten bu yana güneşten eski kaynağınızdan su içmek tutkusuyla yandım.
Öğrencilerinizin en vefalısı olan ben, tapınağınızın kutsal eşiğini hâlâ aşındırıyorum. Bir belirsizlik vardı düşüncemde, açıklayamadığım bir şey duman gibi. Ama mihrabınıza ulaştıran basamakları dinsel bir saygıyla çıktım. Ve siz, rüzgâr kelebekleri nasıl dağıtırsa, şu karanlık örtüyü öyle sıyırdınız. Sınırsız bir soğukkanlılık, yetkin bir sakınganlık, şaşmaz bir mantık koydunuz yerine. Güçlendirici sütünüz yüzünden, size içten bir sevgiyle bağlı olanlara
sağladığınız aydınlık içinde kavrayışım gelişip sınırsızlaştı. Aritmetik! Cebir! Geometri! yüce üçlem! ışıklı üçgen! Sizi tanımayan, akılsızın biridir. En kara işkencelerden geçirmeli onu. Çünkü bilisiz rahatlığında kör bir küçükseme vardır. Ama sizi tanıyan ve seven dünya malına önem vermez; büyülü tüy gibi uçarak, tıpkı yükselen helezon gibi göklerine yuvarlak kubbesine ulaşmak ister yalnız. Yeryüzü, ahlaksal yanıltılar ve düşlerden başka şey sunmaz ona! Oysa, ey şaşmaz matematikler, inatçı değişmezliğiyle, evrenin düzeninde görülen yüce
doğrunun bir güçlü yansısını kamaşan gözlere sunarsınız. Ama Pitagoras’ın dostu o dörtgenin dile getirdiği kapsayıcı yetkin düzen daha da yücedir. Çünkü Gücü-her şeye-yeten, kendini ve yüklemlerini kaosun ta içinden sizin teoremler hâzinenizi ve ulu göz kamaştıncılığınızı çıkaran unutulmaz çalışmada tepeden tırnağa açığa vurmuştur. Eski çağlarda ve günümüzde, nice ulu hayal güçleri, yanık kâğıt üzerine çizilmiş simgesel biçimlerinizi, gizli bir solukla canlanmış kavranmaz çizgiler gibi görerek titrediler. Evrenden önce var olan ve daha sonraya kalacak olan ölümsüz belitlerin ve hiyerogliflerin bu göz kamaştırıcı açıklanışını sıradan insanlar anlayamazdı. Hayalgücü, öldürücü bir soru işaretinin uçurumuna eğilip matematiğin nasıl olup da bunca etkileyici büyüklük ve tartışılmaz doğru kapsadığını sorar ve bunları insanoğluyla karşılaştırmaya kalkışırsa, insanoğlunda sahte gurur ve yalandan başka şey bulamaz. O zaman, üzünç dolu bu yüce kafa, insanoğlunun cüceliğini ve benzersiz çılgınlığını iyice duyuran ulu öğütlerinizden ötürü, bembeyaz kesilmiş yüzünü kupkuru ellerinin üzerine eğerek doğaüstü düşüncelere dalar gider. Önünüzde, dizleri bükülür ve tapınışı hem sizin tanrısal yüzünüze, hem de Gücü-her-şeye-yetenin öz görüntüsüne bir saygı belirtisidir. Çocukluğumda, bir Mayıs gecesi, ay ışığında, pırıl pırıl bir derenin kıyısındaki taze çimenlerin üzerinde göründünüz bana. Üçünüz de utangaçlık ve incelikte birbirinizden geri kalmıyordunuz. Üçünüz de kraliçeler gibi uluydunuz. Birkaç adım yaklaştınız. Uzun elbiseniz bir buhar gibi salınıyordu; sevgili bir oğulmuşum gibi beni, kıvanç dolu memelerinize yaklaştırdınız. Hemen koştum, ellerim beyaz göğsünüzde kenetlenmişti. Doğurgan besininizle beslendim. İnsanlığın büyüyüp yükseldiğini duydum kendimde. O çağdan beri sizi bırakmadım ey karşıt kraliçeler. Yüreğimin sayfalarında, bir mermere işlenmiş gibi duran nice güçlü tasarı, nice yakınlık duygusu, aymış düşüncemde-şafağm gece karanlığını dağıttığı gibi— kurucu çizgileri yavaş yavaş sildiler. O çağdan beri, ölümün, amacını gizlemeden, mezarları insanlarla doldurduğunu, savaş alanlarını kasıp kavurduğunu, insan kanıyla tombullaştığını ve ölü kemiklerinin üzerinde sabah çiçekleri açtırdığını gördüm. O çağdan beri, yeryüzünün devrimlerine tanıklık ettim; depremler, çölün sam yelleri, alevli lavlarıyla yanardağlar, ölüm saçan fırtınalar soğukkanlı bir seyirci olduğumu gördüler. O çağdan beri çeşitli kuşakların, son değişimini selamlayan kozanın toy neşesiyle, kanatlarını ve gözlerini uzaya çevirdiklerini ve akşam güneş batmadan önce, rüzgârın yakarış dolu çığlığını salladığı solmuş
çiçekler gibi boyunları bükük, can verdiklerini gördüm. Ama siz hiç değişmediniz. Hiçbir değişiklik, hiçbir hastalıklı soluk özdeşliğinizin sarp kayalarına ve sınırsız vadilerine dokunamaz. Sizin alçakgönüllü ehramlarınız, tutsaklığın ve aptallığın yükselttiği o karınca yuvalarından, yani Mısır ehramlarından daha uzun ömürlüdür. Zamanın çöküntüsü üstünde
yükselen çağların sonu, gizemli sayılarınızın, kıpkısa denklemlerinizin ve heykelsi çizgilerinizin Gücü-herşeye- yetenin intikamcı yanında yer aldığını görecekler. Oysa yıldızlar, korkunç ve evrensel bir gecenin bitimsizliğinde, kasırgalar gibi öfkeyle çöküp gidecekler ve insanlık son yargıyla hesaplaşmaya çalışacak. Bana yaptığınız yardımlar için teşekkürler. Anlayışıma kattığınız yepyeni nitelikler için teşekkürler. Siz olmasaydınız, insanoğluna karşı açtığım savaşta belki yenilgiye uğrayacaktım. Siz olmasaydınız beni yerlere yıkıp ayağının tozunu yedirecekti; bir aşağılık pençeyle etimi ve kemiklerimi paralayacaktı. Ama usta bir sporcu gibi korudum kendimi. Tutkudan sıyrılmış yüce görüşlerinizden titreyen soğukkanlılığı verdiniz bana. Şu kısa yolculuğumun geçici tatlarını küçümseyerek geri çevirmek ve benzerlerimin sevimli görünen aldatıcı önerilerini kapımdan savmak için bu armağanınızdan yararlandım. Çözümleme, bireşim ve tümdengelim, hayranlık değer yöntemlerinizde dile gelen şaşmaz sakınganlığınızı verdiniz bana. Can düşmanımın öldürücü hilelerini bozmak, sonra ona ustaca saldırmak ve insanoğlunun en can alıcı yerlerine bir hançer saplamak için yararlandım sizden. Bu hançer saplandığı yerde kalacak, çünkü onulmaz bir yara açmıştır. Öğretilerinizin ruhu olan bilgelik dolu bir mantığı ve düşüncenin sakınmazlığmı arttıran dolambaçlı ama apaçık tasımlarınızı verdiniz. Bu güçlü yardımcı sayesinde, alçaklara doğru yüzerken, nefret kayalığının karşısında, iğrenç ve kapkara fenalığı gördüm insanlıkta; öldürücü kokuşmalar arasında çürüyor ve hayran hayran göbeğini seyrediyordu. Bağırsaklarının karanlığında önce şu pis alışkanlığı yani kötülüğü gördüm; onda iyilikten daha üstündü. Bana ödünç verdiğiniz zehirli silahla, insanlığın korkaklığından yapılmış yaratıcıyı yerinden indirdim. Dişlerini gıcırdattı ve bu iğrenç harekete boyun eğdi; çünkü karşısındaki kendisinden daha güçlüydü. Ama uçuşumu alçaltmak için onu bir paket sicim gibi bir yana bırakacağım…
Türkçesi: Selâhattin Hilâv”

agy s. 561-566

Arthur Rimbaud (1854-1891)

SARHOŞ GEMİ

(…)

(…)
İnsana sır olanı, gördüğüm demler oldu.

(…)
Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu

agy s. 567

Guillaume Apollinaire (1880-1918)

(…)

Çoğu bu tanrıların göçüp gitti
Söğütler onlara ağlar aslında
Büyük Pan Aşk İsa gitti hepsi
Kediler miyavlıyor avluda
Ben Paris’te ağlıyorum şimdi

(…)

ZAPOROG KAZAKLARININ İSTANBUL
SULTANINA CEVABIDIR
Sen Barabbas’tan da suçlu
Sen ne iblissindir sen
Kötü melekler gibi boynuzlu
Çamurla çirkefle beslenen
Senin namazım kılmak olur mu

(…)

(…)
Türkçesi: Cemal Süreyya-Tomris Uyar

agy s. 602, 603

Jules Supervielle (1884-1960)

(…)

Korkum şu ki artık bir hatıradan,
Bir resimden başka bir şey değilim;
Yahut arta kalmış, bir maceradan;
Bir kokuyum belki, bilmem ki neyim?

(…)
Türkçesi: Orhan Veli Kanık

(…)

(…)
Alışamadım mı dersiniz henüz yaşamaya
Somurtkan bir çocuk muyum artık oynamak istemeyen,
(…)
Türkçesi: Özdemir İnce

agy s. 611-613

Blaise Cendrars (1887-1961)

(…)
Çok kötü bir ozanım gene de çünkü
Evren beni aşıyor çünkü
(…)
Türkçesi: Sait Maden

agy s. 628

Tristan Tzara (1896-1963)

(…)

çukulata yiyiniz
beyninizi yıkayınız
(…)
Türkçesi: Ergin Ertem

agy s. 650

Antonin Artaud (1896- 1948)

(…)

(…)
Çünkü nedir ki yürek?
Bir çürüme,
eti delen bir çürümenin
yürek sızısı ki
bu çarpan yıvışık kan organizmasını,
bu aralıksız depremi,
bu yaşama baygınlığını yaratır.
Nedir bir yürek atışı?
Ansızın akışı, orada taşması
duran bir yaşam,
ve yeniden yola koyulan.
Neyin itelediği?
Bilinmiyor.
Şimdiden siyah bir gerekirlik,
buyurgan bir beyin elisıkılığı,
kırmızı etin dışkısını kaldırır
ve onu içindekini vermeye iter,
istediğini ve içindekini söylemeye.
Demek ki bu çürümedir tanrı,
bu kırmızı dışkı,
bu elisıkılık.
Çünkü, bir hastalıktır tanrı.
Yaratıcı dçğil, yaratılan ile
yaratılmayan arasındaki Gayya
kuyusudur o.
Hiçbir zaman yeri doldurulamayan ve
doldurulmayan uçurum,
ama insanın her kan çekici düşüncesinde,
her buyrukçu bunaltıda burgulanan,
sıkıntılı ve tedirgin, önüne
bir başka bunaltı daha koymak için:
neden yapıldığını bilmeyen hoşnutsuz Varlığınkini,

(…)
Türkçesi: Enis Batur

agy s. 653

Louis Aragon (1897-1982)

(…)

MUTLU SEVİ YOKTUR
Hiçbir şeyi sürgit elinde tutamaz kişioğlu
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ve ne de yüreğini
Kollarım açtı sanırken bir haç olur gölgesi
Bir tuhaf bir acılı kopmadır günleri
Sıkı sarılmak isterken ezer mutluluğunu
Mutlu sevi yoktur

Yaşamı şu silahsız askerlere benzer
Ki başka bir yazgıyla donatmışlardır onları
Neye yarar sabah erken uyanıp kalkmaları
Çaresiz ve kararsız kalırlar akşamları
Söyle bunları canım gözyaşını tutuver
Mutlu sevi yoktur

(…)
Vakit geç artık çok geç yaşamı öğrenmeye
Ağlasın yüreklerimiz topluca karanlıkta
Bunca mutsuzluk ah küçük bir türkü uğruna
Bir ürperti uğruna bunca sıkıntı bunca
Ve de bunca hıçkırık bir gitar ezgisine
Mutlu sevi yoktur
Hiçbir sevi yoktur ki yoğrulmasın acıyla
Ve hele yurt sevgisi hele özellikle sen

(…)
Türkçesi: Tahsin Saraç

MUTLU AŞK YOK Kİ DÜNYADA
Aslında hiçbir şey kâr değil insana
Ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
Tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
Mutlu aşk yok ki dünyada

Hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya
İşte o silahsız askerlere benzer hayatı
Sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da
Tükenmiştirler ve kararsızdırlar akşamları
Söyle yavrum şu sözleri ve sakın ağlama
Mutlu aşk yok ki dünyada

(…)
Yaşamayı öğrenmek bizimçin geçti çoktan
Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana
En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran
Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya
Ve her kitar havası beslenir hıçkırıkla
Mutlu aşk yok ki dünyada

(…)
Türkçesi: Cemal Süreya

MUTLU AŞK YOKTUR
Hiçbir şey elinde değildir insanın:
Ne gücü, ne güçsüzlüğü, ne de yüreği.
Açtığını sansa da kollarını, gölgesi bir haçtır onun.
Paramparça olur avucunda sımsıkı tuttuğu mutluluk.
Bir garip, bir acılı boşluktur günleri.
Mutlu aşk yoktur.

Bir başka kader için giydirilmiş
Silahsız askerlere benzer hayatı.
Çaresiz, kararsız kaldıktan sonra akşamları,
Neye yarar ki sabahları erkenden uyanmaları.
Söyle bunları bir tanem, tut gözyaşlarını.
Mutlu aşk yoktur.

(…)
Vakit yok artık öğrenmeye hayatı.
Ağlasın birlikte yüreklerimiz gün ışıyıncaya dek.
Küçümencik bir şarkı için bile nice mutsuzluk gerek.
Bir ürperişi bile nice pişmanlıkla ödemek.
Bir ezgi için bile nice gözyaşları dökmek
Mutlu aşk yoktur.

(…)
Türkçesi: Orhan Suda

(…)

Bozgun denilince ne biliyordum ki
Yurdun yasak aşk olduğunu nereden bilecektim
Yitik umudu yeniden canlandırabilmek için
Nereden bilecektim sahte peygamberler gerektiğini

(…)
Türkçesi: Atilla Tokatlı

agy s. 664, 667

Henri Michaux (1899-1984)

(…)

UĞRAŞLARIM
Pek ender bakabilirim birine pataklamadan.
Kimileri iç konuşuyu yeğ tutar. Bu bana göre değildir,
hayır. Ben en çok pataklamak isterim.
İnsanlar vardır lokantada karşımda otururlar ve hiç konuşmazlar,
bir süre dururlar öyle, çünkü yemek yemeye kararlıdırlar.
İşte bunlardan biri.
Kapıyorum herifi, pat.
Tekrar kapıyorum, küt.
Askıya asıyorum.
İndiriyorum.
Tekrar asıyorum.
Yeniden indiriyorum.
Koyuyorum masamın üstüne, bastırıyorum ve soluğunu
kesiyorum.
Kirletiyorum, suya sokuyorum.
Hâlâ yaşıyor.

Ovup çalkalıyorum, çekip uzatıyorum (sinirlenmeye başlıyorum
kestirip atmak gerek), sıkıyorum herifi, suyunu çıkarıyorum
ve döküyorum bardağıma ve açıkça yere boşaltıyorum
içindekiııi ve diyorum garsona: “Bana daha temiz
bir bardak ver oğlum.”
Ama kötü hissediyorum kendimi, hesabı ödüyorum hemen ve
gidiyorum.
Türkçesi: Özdemir İnce”

agy s. 670

Andre Frenaud (1907-1993)

(…)

Bu benim ülkem mi? Mutluluğun yolu mu?

Hep umutsuzluk mu sürecek ülkemizde
hiçlikten önce?

(…)
Türkçesi: Muzaffer Uyguner

agy s. 694

Eugène Guillevic (1907-1997)

(…)

Azıcık yaşam, azıcık gururdan başka
Neyim ki ben.

(…)
Türkçesi: Eray Canberk

agy s. 696

Jean Grosjean (1912-2006)

(…)

Tanrılar mı? hangi tanrılar? o senin
istenmeyen gülüşün olmadıkça, gülüşün,
köy yolları kavşağında, bir tapmak için gülüşün,
kocaman bir sessizlikle birlikte yukarlarda.
Türkçesi: Özdemir İnce”

agy s. 700

Alain Bosquet (1919-1998)

(…)

(…)
Neden kitaplar yazalım isteksizce,
neden yetindim boş sayfalarla,
neden yaşayıp duralım
her sözün yeni bir intihara sürüklediği
düş kırığı ozanlar?
Türkçesi: Özdemir İnce

(…)
bir ozan öldürüyor sizi
daha çok sevmek için
sizinle besleyeceği sözcükleri
Türkçesi: Özdemir İnce

(…)”

agy s. 701, 702

 

Reklamlar