Etiketler

, , , , ,

Bilgelik, hayatta kalmayı başaran bir çocuğun masumiyet çağına bir ergin olarak geri dönüşüdür. Ustalıksa, çırağın intiharıdır.(…) Kayıp masumiyetinin yasını tutarak kanlı bir kalemle yazmaktansa, intiharını bir sonraki tümce için erteleyen bir çırak kalmayı seçtim. Gerçekliğin esiri ve asalağı olmaktansa, ruhumun gözünden bakarak rüya diliyle yazdım.

(…) Rüya, görene aittir, ancak dil kendine özgüdür. Düşünmeyi ve çözmeyi gerektiren dildir bu. Ruhun dilidir. (…)

 Erol Hızarcı

 Nihayet Cambazın Son Adımı’nı okumayı bitirdim. Bu roman pek çok alt metin barındırması bir yana pek çok farklı okumalara açık oluşuyla da bir başyapıtmış gibi geldi bana ve tam da zamanında elime geçmiş, yani “kitabın tam da” buraya “kaldığım yere ilişmesi gereken bir parça olduğunu” gördüm. Artık bu romanın kısaca özetlenebilecek bir anlatı olmadığını ve asıl söylemlerinin alt metinlerde gizlendiğini; işte bu yüzden şiirsel olduğunu rahatça söyleyebilirim. Birincileyin meğer usta yazarın sırlarını öğrenmek için yanına giden çırak Cambaz’ın ta kendisiymiş. Gökyüzüne Yazmak bölümü, usta yazar ve çırağın konuşmaları üzerinden yazmak ve yaşamak ilişkisi hakkında pek çok metafor ve ufuk açıcı söylem içeriyor. Mesela neden yazmak? sorusuna daha önce Lautreamont’ta rastladığım cevabın bir benzerine bu metinde de rastladım: “Çünkü insan daima üretmek zorundadır. Üretmezse bir yaprak gibi solar, kurur, kırpılarak dökülür.”[1]

Çırak, ustadan yazmanın sırlarını öğrenmek için onun şehrine gider ve ustanın evini aramaya başlar. Sabahın erken saatidir ve sokakta tek bir kişi vardır; o da ustadır. Fakat usta ona evinin yerini söylemez. Çırak şehirde ustanın peşine takılır bazen onu buluyor bazen de gözden yitiriyordur bu köşe kapmacada. Nihayet bu takipte çırak ustanın evini bulur ve ustaya neden en baştan evinin yerini söylemediğini sorar. Usta cevap verir:

 “Buldun işte. Al sana anlatacak bir hikaye. Evimi bulsan, beni de evde bulsan, yazacak ne çıkardı? Bu sokakta karşılaştığımızda sana evimin burada olduğunu söylesem, hikaye bitecekti. Ustayı arayarak yazıyı bulamazsın, yazıyı arayarak ustayı bulursun.”[2]

 Yani yazmak da yaşamak gibi bir yolculuktur ve bu zihinsel yolculukta kılavuz değil kılavuzun ayak izlerinin peşine düşülebilir sadece; bu yol da onun bedeninin değil yazdıklarının izlediği yoldur. Bir yazarın peşinden giden onun bedeninin değil yazılarının peşinden gitmelidir ki yazarı anlayabilsin. Ancak bu şekilde yazmanın sırrına erişilebilir ve bu iz sürme çırağa kendi yazılarını yazmakta yardım edebilir. Bir bakıma insan ve sözleri gibidir yazar ve yazdıkları arasındaki ilişki. İnsanların bedenleri, duruşları bakışları onlar hakkında sadece ipucu verebilir size ama bir insanın özünü ancak sözlerinde bulabilirsiniz. Bundandır ki insan diliyle varolur. Heidegerce söylersek sözlerini bilmediğiniz biri sizin için herkes gibi anonim biridir, das Man’dır. Bir insanın kendine has ‘ben’inden gelen eylemlerinden anlaşılabilir özgün varoluşu ki yazma eylemi de bu özgün varoluşun ifşa olduğu eylemlerden biri olarak onun Dasein’lığını gözler önüne serer.  “(…) özellikle şiir yazanların, bir varlık haline ve varoluş şuuruna sahip oldukları, bu varlık halinin, ben’in varoluşunun şiarı haline geleceği, gelmesi gerektiği söylenebilir”.[3]

 “Yazarken sonunu bilemem. Sonunu düşünsem bile, bir sonu olup olmayacağını bilemem, ama mutlaka bitecektir eğer bitirebilirsem. İlk tümceden itibaren sadece bir sonraki tümceyi düşünerek son noktaya varmaya çabalarım. Bir metni kendimi şaşırtmadan bitirdiğimi hiç anımsamıyorum. Yazan başkasıdır, asla ben yazdım diyemem, diyorsam olmamıştır. Metni düşünür, tasarlar, başına otururum, gitmek istediğim yere varsam bile, gittiğim yol bambaşkadır, kaybolduğumu sandığım çok olur, dursam mı, dönüp geriye baksam mı demeye başladığımda ansızın karşıma çıkıverir o durak. Yine de, sonunu görsem bile yaklaştım diyemem yazarken. Kalem elimdeyken düşünmenin, tasarlamanın yararını gördüğümü hatırlamıyorum. Tersine bunlar başladığında soluklanmak gerekir. Yazarken solumayan metin pek yaşamaz. Yazarken yerimi alan, geldiği yere dönmektedir artık. Uzatmanın yararı olmaz. Duraklamak, konaklamak için koyduğum ara nokta bir sonraki buluşma yerimizdir. Yazı, iki dünyanın kesiştiği yolda gider. Aynı yatakta zıt yönlere akan iki ırmak gibidir. Ayrı ayrı tellerden çalan iki dilin birleştiği, kaynaştığı bir yatak. Doğum bunu gerekser. Sihirli bir sözcükle geçit açılır, gebelik başlar.”[4]

 der başka bir yerde usta yazar her ne kadar çırağına yazılarını takip etmesi gerektiğini söylemişse de nasıl yazdığını çırağına açıklamaktadır yine de. Yazar başladığı metni nasıl tasarlarsa tasarlasın yazmak yolculuğunun nasıl bir yol izleyeceği yazarın da kontrolünde değildir. Yazının kendi izlediği yolu takip eder yazar. Sonuna varıp varmayacağını, varsa bile bunun tasarladığı son olup olmayacağını baştan bilemez. Nihayet yazar metnini bitirebilirse de bilmediği, başlarken düşünmediği duraklardan geçecektir yolu. Tıpkı benim şu yazıyı yazarken yolumun Cambazın Son Adımı durağına uğraması gibi. ‘İki dünyanın kesiştiği yol’ üzerine yazarak devam etmeden benim de biraz dinlenmem gerek. Çünkü kafam çok ağırlaştı. O yüzden bu yazıyla bir sonraki buluşmam için burada bir ara nokta koyup dinleneceğim.

*          *          *

Yazmakla ilgili başka bir yerde şöyle yazar kitabın başka bir yerinde:

 Akış kanoyu götürüyorsa kürek yalnızca yön vermek için kullanılır. Su sığlaştığında asılmalı küreğe ki, kanonun altını taşlara çarparak zedelemeden, bir an önce geçmeli sığlığı. Su çağlayınca da asılmalı ki, kanonun yönü sapmasın. Çağıltıyı da bir an önce geçmeli. Eğer ki, kano karaya çarparsa hemen küreği bırakıp akış yönüne ve kanonun burnuna bakmalı, sonra kürekle akış yönüne çevirmeli, akışla buluşturmalı yeniden.

Metnin suyuna gitmeli.[5]

 Ama anlaşılan ben Cambazın Son Adımı’nın girdabından bir türlü çıkamıyorum. “Hayal ettiği”m “bu değildi, ama kurduğu”ma “uydu”m. “Yazı ille de bir ırmak gibi akacak değil ya, su birikintileri gibi buharlaşarak, yol almadan da toplanıp bir yere dökülebilir; deniz olur, toprak olur, şart değil.”[6]

 Bu arada romanın son bölümünün ismi S.O.S. Bölümün isim akla Kaan’ın Ağlarda Yangın şiirinin son dizelerini getiriyor.

Unut adımı. Git ve kendine es. Bana mirasın:!!!
S.O.S:[7]

 Romanı çocukluk arkadaşı Kaan’a adayan Hızarcı bu bölümde Kaan’a olan ‘mirasının’ gereğini yerine getirmektedir sanki.

 İki dil var: biri içte, biri dışta. Kolay kavuşamazlar. Kimisi hiç buluşamaz, birbirine aymaz yaşar ömür boyu. Yazı bu ayrılıktan, aykırılıktan çıkıyor.

 Ekmek parası için yazmak zorundayım. Başkalarının diliyle… Sonra kendime yazıyorum fırsat olursa, kendi dilimi unutmamak için. Ekmek parası için yazan benim, oysa kendime yazan benim diyemem. Onunla yer değiştirmeliyim.

(…)

Her geçişte bu korku… Hiç kimse anlayamaz beni. Bu yüzden anlatmak gerek! Korkuya karşın geçmek zorundayım; bu bir engel mi, yoksa sınav mı, hiç bilemedim, hala öğrenemedim. Bir köprü kurmak mümkün mü, ömür yeter mi? Sanmıyorum ki öyle bir köprü yazıya kaynak olsun! Aynı köprüden geçe geçe yazar tekrara girer.

Olsa olsa bir ip gerilebilir, araya… Ustalaştıkça, yazının ve hayatın ustası oldukça kalınlaşan, iki kazık arasında daha sağlam kurulan bir tel.

Ne var ki, benim yolum çırak kalmak.

(…)

Düş ile gerçeğin kazıklarına bağladığım bu incecik tel, hakikat ile saçmalık arasında uzanacak.[8]

 diye yazar romanın bu bölümünde Hızarcı.

İnsanın iki dili vardır. Birisi ‘düş’ dünyasına ait biri de ‘gerçek’ dünyaya ait. ‘Düş’ dünyası insanın varlıkla ilişkisinin sahih olarak yaşandığı çocukluk dünyasını imlemektedir. Zamanla sahte anlamlarla başkaları/ herkesçe anlamlandırılmış ve kurgulanmış verili bir dünya olan ‘gerçek’ dünya tarafından üzeri örtülecektir bu dünyanın. Böylece bu ‘düş’ dünyası insanın derinlerinde akan bir dip akıntısına dönüşecektir; kimi zaman insanın kendisinin bile farkına varamadığı. Aslında insanların verili dünyası ve onun dili değildir hakiki olan; ‘düş’ dünyası ve onun dilidir. Ama çoğunlukça sahih olan ‘düş’ kurmaca olan ‘gerçek’ diye anlaşılmıştır hep.

 Rüyalarımızı inkar ederek kurulan sefil gerçeklikte kırk yılı aşkındır davetsiz bir misafir gibi yaşıyorum. Her okulda bizi zorla düzene uydurmak için uğraştılar. Hükümetler de halkı düzenin bozulmasıyla korkutarak sindirdi; bu düzeni bozmak da bozmaya kalkmak da hep en büyük suçtu. Oysa ben ne kendime bir düzen kurabildim ne düzene ayak uydurabildim. Cehenneme odun taşıyıp durdum. Zebaniden farkım kalmadı. Herhangi bir düzenin varlığına hiç ikna olmadım. Asla başı sonu belli doğrusal gidimli bir rüya görmedim. Kurduğum hayaller hep gelişigüzel ve başına buyruktu. Özlediğim zamanlar da…

Kırk yaşıma gelince anladım ki, benim bir hayatım değil bir şarkım var. Her varlık ışıyarak şarkı söyler, sustuğunda söner. Artık ölüdür.

Erginlenme zorlu bir yolculuğun sınavından geçmektir. Aydınlanma ise bir kaza gibi ansızın meydana gelir. Kişi, ruhundan gelen sesi işitir ve şarkısına katılır. İnsan ruhuna yaklaştıkça rüyaları değişir. Yarılmış bilinçlerin, bölünmüş benliklerin parçalara ayırdığı gerçeklik, kırılan düşlerin çatlaklarından baktığında artık bir rüya gibi görünür.[9]

 Demek ki ‘gerçeklik’ tam da çoğunluğun oluşturduğu bir düş – ya da saçma bir kabus-, çoğunluğun düş olarak gördüğü ve varoluştan kaynaklanan ‘yazın dünyası’ ise asıl gerçekliğin muğlak da olsa bir yansımasıdır. Dolayısıyla varlığa dayanan bir yazı ‘düş’ün diliyle yazılır. Yazarın kendisi için yazdığı, özgür ve kendi olabildiği dil  ‘düş’ün dilidir; asıl sahih dünyanın dili. Bu dil şiirin, şiirsel söylemin dilidir bana kalırsa. İşte bu dille yazılan bir yazıdır insan ile hakiki varlık; saçmalık ile hakikat arasında cambazın yürüdüğü gerili ip. Ne var ki şairin bu dille

 Ortaya koyduğu gerçek, herkesin göremediği, görme olasılığının da bulunmadığı bir gerçekliktir. Ozanın önemi de buradan geliyor. Parlayıveren bir gerçekliktir o. Size göre parlayıveren; sizin ötekilerden olan ayrımınızı da belirleyerek size üstte, ilerde bir yer sağlayan bir gerçeklik… onu, siz görebildiğiniz için yalvaç oluyorsunuz. Sanatçının, burada ozanın, tanrısal bir iş gördüğünü bu nedenle söylüyorlar işte.[10]

 ‘Düşsel’ söylemin herkesin duyamayacağı gerçeklik hakkında oluşu yüzündendir ki Cambazın ağzından konuşan yazar başkaları/kalabalık için yazdığında mecburen ‘dıştaki’ dilini kullandığını söyler. Yine başka bir yerde bu iki dil hakkında Usta ve Çırak arasında şöyle bir diyalog geçer:

  “(…) Başka dillerde düşünebilir, konuşabilir, yazabilir ama insan yalnızca bir dilde yaşar. Bazılarıysa çift dillidir, bebekliğindeki dili öyle ya da böyle korumuştur. Şöyle düşün: Aslında iki dilimiz var, ağzımızın sonunda ve boğazımızın başında bir de küçükdilimiz var. Bütün sözcükleri büyük dille telafuz ediyoruz, onsuz konuşamayız. Bununla birlikte, seslerimiz küçük dil ile tınısını buluyor. Sözcüklerin kendi anlamları var, ancak konuşurken onları kendi sözümüz olarak dışarı çıkaran küçükdildir. Sözcüklerin anlamları vardır, tümce içindeki anlamı daha belirgindir, ama konuşurken sesimiz can verir tümüne. Peki yazarken, yazının sessizliğinde küçükdilimizin işlevini ne görür?”

“Ahenk.”

(…)

“(…) sen ruhuna bebekliğin kadar yakın değilsin. Yazdığına ruhunu verebilmek için ona inmelisin. Sen yazarak bir yere varabileceğini mi sandın? Yazı ancak kendine varır. Bu yazarın uğraşıdır sadece, yazar göklere çıkmaya çalışmamalı, ruhuna inmelidir.”[11]

 Yazmak insanın kendi ben’ine doğru bir yolculuktur.  O ben ki çocuklukta yaşadığımız varoluştur; büyüklüğümüzde kaybettiğimiz ‘yitik ülke’dir; Nietzsche’nin metaforuyla konuşursak toplumun insanın sırtına yüklediği ortak ve yapma değerler, normlar, anlatılar altında yitip gitmiş çıplak varoluş yani ‘çocuk’tur. ‘Ben’ içimizde bir yerlerde düzyazınsal dünyanın sözcüklerinin  oluşturduğu suların altında kalmış batık bir adadır. Yazarın asıl cevap aradığı soru şudur aslında:  “Sözcükler batık adayı yeni bir depremle tekrar deniz yüzeyine çıkarabilir mi?”[12] Bu hem yazarın sorunu hem de uğraşıdır. Yazar ya verili dünyanın kurallarına göre yazacak ve kendine dayatılmış varoluşuna aykırı bir anlatıya eklemlenecek ya da yazarak ‘ben’ine yolculuk edecektir ‘kalabalığa’ inat.

Hızarcı’nın

 İşte aklımı böyle düşünceler kurcalarken, kitaplardan alıntı yaparak, bir okur gibi bu alıntılar üstüne yazarak ve alıntıları birbirine bağlayarak bir metin kurmak istedim. Gerçi yazacaktım yazmasına ya, buna kurmak demeyi daha uygun görmüştüm.

(…)

Parçaları birleştirerek bir metni tamamlamaktı niyetim. Buna neden takıldıysam? Parçaları birleştirmek bir fikir, bir yöntemse, bir metni tamamlamak ya da tastamam bir metin yazmak yerine, bir taslak olarak bırakmak üzere de yazılabilirdi. Tamamlanmak üzere okura bırakılan bir taslak…[13]

 dediği yerde o yazın dünyasındaki ‘ben’le karşılaşırım. Kendi yapmaya çalıştığım şeyi bana anlatmaktadır yazarken okuduğum bir kitap. Şu farkla ki ben bu metni tamamlamak niyetindeyim. Ama dediğim gibi hiçbir metin tamam olamayacağı ve okurunun zihninde hep başka biçimlere dönüşeceği için bana göre bir tamamlanış olacaktır kastettiğim. Yani bir biçimde ‘ben’le karşılaşırım ama bu ‘ben’ benim bireysel ‘ben’im değildir; yazın dünyasındaki çoğul ama bölünemez haldeki ‘tinsel’ ben’dir. Çünkü yazı ustasının çırağı Cambaz’a dediği gibi “(…) Yazı görünmezlik pelerinidir. Eğer kendinizi yazıyorsanız, uzağa gidemezsiniz. Ancak kendini silersen yazı kalır.”[14] ve “İnsan kendinden ayrılmadan kendini bulamaz, yazının sihrinden, ana damarından sapmadan yazıya varamaz. Dümdüz giden bir yol değildir bu.”[15] Bundandır ki ‘ben’e ulaşmak için yazıyorsak başka ‘ben’lere ihtiyaç duyarız; yazın dünyasındaki ölülerle kesişir yolumuz. Her ne kadar şimdi yazıyorsak ve yaşıyorsak da zaman denen bu duraduran şimdi de hepimiz yarının ölüsüyüzdür de. En çok  yazın dünyasında fark edilir bu durum; yaşam ve ölüm iç içedir yazıda. Bir de savaşta duyumsanır bu ölüm ve yaşamın içiçeliği ki belki de bundan dolayı Hızarcı’nın romanlarının fonunda savaş vardır. Gökyüzüne Yazmak bölümünde Cambaz’ın bulunduğu esir kampında komutan ve esir askerler arasında bir anlaşma yapılır. Bu anlaşmaya göre her gün esirlerden biri iki direk arasında gerili bir ipte diğer tarafa kadar yürümeye çalışacak ve eğer bunu başarırsa bütün esirler lağım çukurundan çıkarılıp kamptaki kulübelere yerleştirilecektir ama ipteki esir düşerse öldürülecektir. Ertesi gün ipte yürüyecek olan Tilki heyecandan uyuyamamaktadır. Cambaz da ona uyuyamıyorsa gözlerini kapayıp ertesi gün ipi geçtiğini ve bu lağım çukurundan kurtulup kamptaki kulübelerdeki rahat bir yatakta hayatının en güzel uykusunu uyuduğunu hayal etmesini söyler.

 Hayatın en güzel uykusu… Bilerek ya da bilmeyerek, ölümdü bu söylediğim.

 Savaşta herkes çok şey öğrenir, bunlardan biri ölümün yaşamın bir parçası olduğudur. Biri bitip diğeri başlamaz. Ölüler kopup gitmez, parçalara ayrılır ve başkalarına dağılırlar. Bende benden başka kaç kişinin yaşadığını bilemem ve onlar da benden bir parça götürdüler. Ölüler bir parça bizde yaşar, biz de onlarla bir parça ölürüz. Hiçbir zaman bütün olamayız. Bütün bambaşkadır ve bizi aşar, dünyayı da aşar.[16]

 Ve

 Savaşta duygular uçlarda yaşanır, çok korkarsınız, çok öfkelenirsiniz, çok sevinirsiniz, nefretten cehenneme düşersiniz, gülmekten yerlere yatarsınız, her şey ansızın değişir, sabah güneşin doğuşunu birlikte yaşayan on binlerce kişi batışını göremeyebilir.[17]

 Yani ölüm bilincinin tavana vurduğu savaştır ki kişiyi varlığa yakın kılmakta; gündelik hayatın yeknesaklık duygusunun yerini insanın anlık varoluşunu en son noktasına kadar duyuluşu almaktadır. Gündelik hayatın üzerindeki perde kalkınca altında kafatasından tepeler olduğu görülür. İnsanın düzen içinde belli bir mantığa oturtulmuş anonim dünyasının, yığınların ölümünün; emeğinin sömürülmesinin ve acılarının üzerine kurulu bir hayal dünyası olduğunun farkına varılır savaşta. Çocuğuna ucuz bir oyuncak alan baba Çinli bir işçinin tek göz odada hayatta kalmak için bilmem kaç saat emeğinin sömürülmesi pahasına mutlu eder küçük çocuğunu. Savaşta “Her şey o kadar sahici, şaşırtıcı ve sarsıcı”dır ki, “kanıksadığımız yalanlar buhar olup uçup gi”[18]der orada.

Gerçek denen bu saçmalıktan kopuşun yeri ölümle yüz yüze gelinen savaş metaforuysa askerlerin kapıldığı hayaller de varoluşlarının ta kendisidir aslında. İnsanın varoluşunu duyumsamasının sınırında doğru bir biçimde yer değiştirir ‘gerçek’ ve ‘düş: “Hayallerin bizi sarıp sarmalamasının nedeni bu anlamsızlıktı bence, bildiğimiz bağların kopmasıydı. Diğer nedeni çocuklardı. Onlarla kurduğumuz bağlar.”[19] Cambaz’ın içinde bulunduğu tabur cepheye gitmeden önce savaşta sahipsiz kalmış Koreli çocuklar için bir bakım evi kurmuş hatta bu yüzden Dadı Birliği diye adlandırılıp alay konusu olmuştur. Hızarcı’nın savaş ve çocukları yan yana getirmesini şu şekilde okurum ben: Nasıl ki savaş varoluşun sona erişini duyumsatmasıyla insanı kendi benine yakınlaştırıyorsa çocukların dünyası da ‘hiçlikten’ peydah oluşun ve henüz insanlığın kurguladığı anonim dünyaya girilmediği dönemin metaforu olduğu için çıplak varoluşa yakın olunan bir dünyadır. Bu metaforlarla buluşmamızı sağlayan ipse yazın dünyasından geçer. Varlık yazın dünyasında dile gelip deneyimlenebilir ve hatta belki tecrübe edilebilir.

 “(…)Bazen saparsın, kaybolursun. Bu ille de yoldan çıkmak değildir, gitmek aramaya dönüşür, ararken yeni şeyler görürsün. Yolculuk bir yerden bir yere gitmek değildir. Bir deneyimdir. Okurken dosdoğru gitmezsin, bir yandan düşünür hayal edersin. Bunlar okuduklarında yoktur, sen katarsın. Bazıları eksilir, bazıları okuduğuna eklenir. İyi kitaplar, başka kitapları okumaya heveslendirir, daha iyisini arama arzusu uyandırır. Bu yönüyle, kitaplar kitaplara açılır. Sen okuduğun kitaplar arasında gizli geçitler bulursun. İyi kitaplar ufuk açar, dünyayı genişletir, çoğaltırlar.”[20]

 İyi kitaplar yazın dünyasını çoğaltır ama bir çok yazarın oluşturduğu tamamına asla vakıf olamayacağımız bir  ve bütün bir dünyadır bu yazın dünyası. S.O.S.’te ilk bölümden tanıdığımız Şeytan adlı kurda bu defa Cambaz’ın geçmişinde rastlarız ve Şeytan’ın sürüsünden bir kurt şöyle der yazın dünyası hakkında “Bütün bir, kapıları sonsuzdur.”[21] Bu bakımdan tıpkı dev bir orman gibidir bu dünya her yerinden girilebilen ama asla tümü ele geçirilemeyen:

 Bilginler sözcük ile geçidin ayrı olmadığını savunur: Nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen düşünceler algımızın bir kapısında belirip diğerinde silinene dek sözcüklerde bedenlenirler ve bir olurlar.

(…)

(…)Demek düşünce içte sözcükte, sözcük dışta sesle bedenlenir, hayat bulur ve ömür biçilemez ona. Bir yıldız gibi kayıp gider, ancak güneş gibi parlayabilir de. Çünkü doğası geçici, varoluşu daimidir.

İçteki yakalanmaz sessizliklerin her biri geçittir. Düşünce ışıktan bile hızlıdır, zamanda uçsuz bucaksız yollar katederek gezinir. Bilinç zamanın farkında ve ondan azadedir, ölçülemez hızla akan düşünce ırmağının iki sözcüğü arasında sessizliğe şimşekten güçlü çakarak girebilir. Bu bir ölümdür, her şey ardında kalır, bir kendi vardır, ruhunu solur.

(…)İki dil bir olduğunda insanın özü sözü, içi dışı bir olur.(…)

 Ormanda kendisinden önce gidenlerin izleri vardır, bunlar birer metindir ve her tümcede bir çift göz vardır, ayak izi yerine. O da bir yol tutturur kendine.[22]

 Ki ben de şimdi bir yolcu değil miyim yolu Hızarcı’nın daha önceden yürüdüğü yoldan geçen. Kitabın yazarı çoktan geçti bu yoldan geri dönmemecesine. Şimdi artık onun adımlarının açtığı bu patika, üzerinde yürüyen okura ait.

Beri yandan çırağın usta yazarın şehrinde karşılaştığı cambazla konuşmalarında da yazmak ve yaşamak ilişkisi metaforik olarak derin biçimde ele alınmaktdır. İmdi romandaki bu usta cambaz, yazarın ya da daha ziyade şairin metaforu olarak okunabilir. Bizim Cambaz’ın usta cambazla arasında geçen diyalogta bu metafor açıkça belli edilir:

 “Ustan doğru söylemiş. Biz bir ip ya da bir tel üzerinde yürüyerek gökyüzüne yazarız, onlar da yazarak gökte yürür. Bizim ödülümüz gökyüzüne yazmaktır, onlarınki gökte yürümek. Cambazların da, yazarların da görünmez kanatları vardır. Nasıl ki, ustan yazı defterini kendi eliyle yapıyor, biz de ipimiz ve telimizi mutlaka kendimiz yaparız. Bu şarttır. Gökte yürümek yetmez. Gökte yürüyeceğin yolu kendi elinle çizmelisin.”

“Sizin teliniz de sihirli mi?”

“Kesinlikle hayır. Biz bir sihrin peşindeyiz.”

“Nedir o?”

“Yitik dil. Kimilerine göre bir efsane, bize göre gerçek. Kadim dil diyenler de vardır. Biz yitik dil deriz. Her cambaz bunu bilmez. Bu efsane dilin sözcükleri gökyüzündedir ve bazen birinin avucuna düşüverir, bazen kovalayarak birini elde edersin.”

“Siz hiç elde ettiniz mi?”

“Gerçek cambazlık bu sözcüklerden birini elde etmekle başlar. İp üstünde dans edenler, akrobasi yapanlar gerçek cambaz değildir. sadece ip dansçısı, ip akrobatıdır. Usta cambazlar yerdeki seyircilere gösteri yapmaz, göktekilere doğru yürür. İkisine de selam verirler. Bu selamlar ayrıdır. Cambaz yürüyüşe başlarken ve bitirdiğinde yerdeki seyirciyi selamlar. Çünkü cambaz yerden göğe yükselir ve yere geri döner. Yürüyüşün ortasında gökyüzünü selamlar. Bu selamı rüzgara avucunu açarak verir. Çünkü o rüzgar göktekilerin selamıdır. Cambazı avucuna mutlaka bir sözcük gelir. Bu ona hem selam hem göktekilerin ödülüdür… Yani bizim ipimiz ya da telimiz sihirli değil, yürüyüşümüz sihirlidir. Biz aslında ipimizi iki direk arasına değil iki sözcük arasına kurarız. Yürüyüşün ortasında gökten bir sözcük gelir. Gökyüzüne böyle yazarız. Bizim defterimiz gökyüzüdür. Ona yazmak için yürürüz. Nasipse, sihirli bir sözcük elde ederiz. bundan daha büyük ödül yoktur. Çünkü yitik dilin her bir sözcüğü dünyanın başka bir kapısını açar ve kapıların her biri aynı yere çıkar.”[23]

 Hikayede kamptaki esirlerin lağım çukurundan kurtulması için ip üzerinde yürüme sırası Cambaz’a gelmiştir ve gaipten bir ses Cambaz’a şöyle der: “’Yalnızca cambazlar gökte yürür. Arkadaşların cambaz olmak istemedi. Kirpi yerdekilerin kurtarıcısı olmak istedi. Tilki ölüme değil, yerdeki askerlere meydan okudu. Gökte yürüyen yeri unutmalı, rüzgarı asla unutmamalıdır.’”[24]

 Bu pasaj yazar açısından şu biçimde okunabilir. Kimi yazarlar ‘kurtarıcı’ olmak kimi ise ‘meydan okumak’ için yazmaktadır. Oysa yazmanın amacı yine kendisi olmalıdır; çünkü yazar yazarken ipin üzerindedir ‘gerçek’ denen ‘yapma dünya’nın kurallarının dışına çıkmıştır; ‘gökyüzü’nde yani yazın dünyasındadır artık. Burada ‘rüzgara’ tabi olmalıdır; yani kendisini ‘ben’e vardıracak yazın dünyasının başka öznelerinin yani büyük, ölü yazarların ‘göktekiler’in selamına odaklanmalıdır. Artık gündelik hayattaki kalabalıktan çok ölü yazarlara yakındır ki ip üzerindeki cambaz yere değil göğe selam verir ve “Asla karşıya varırım dememek gerekir. bu hakarettir. Bir cambaz daima alçakgönüllü olmak zorundadır. Bunun istisnası, mazereti yoktur.”[25] Çünkü İpteki cambazın ipin diğer ucuna varıp yere geri dönememe ve göğe doğru düşme ihtimali hep vardır. Yazmak, aslında asla bitti denemeyecek tekrar tekrar yürünecek bir yoldur cambaz için; belki hepi topu bir sözcüğe varmak için yürünen direklere gerili bir ip:  “Yıllar önce ipten düşerek ölen cambazın avucundan uçup giden ışıltıydı bu, bir sözcüktü, evet bir sözcük: ‘Dünya’”[26] Dünyanın, yani varlığın, ben’in duyulması damarlarda hissedilmesi için tekrar tekrar yürüyüp durmak gerekecektir o uzun ince ve yüksek yoldan her an düşmeyi göze alarak.

Şair yani

 Faniliğin değerini bilen, faniliği yücelterek yaşamayı arzulayan cambaz, ölümsüzlük için ömrünü heder ederken, hayatı başkalarına zehredenlere, katliamları haklı görenlere varlığıyla hakarettir.

Çünkü cambazlık dünyanın en gereksiz işidir. Öte yandan, yalnızca yaşamak ve ölmek üstüne kuruludur. İnsan yaşamının en yalın sergisidir. O kadar basittir ki, bakanları büyüler. Yükseklik arttıkça yürüyüş sadeleşir. Şatafatı anlamsızlaştırır, küçük düşürür.[27]

 Şair, ölüme yakın olduğu kadar da yalnızdır yolunda ki “telin üstünde attığı her adımda yalnızlığın en derinine iner ve korkunun doruğuna çıkar.”[28] Cambazın seyircileri, şairin okurları olması onun yalnızlığını gidermez, çünkü

 “(…) her hakikat aynı zamanda sırdır. Başkasına verince buhar olur gider. Gökte yürürken elde ettiğimiz hakikat kişiye aittir, elde edenin malıdır, başkasına verilemez, ancak geçirilebilir. Bunu cambaz isteyerek yapmaz, cambazın rızası yetmez, hakikatin kendi kararı olmalıdır.”[29]

 Resim_1453912534

“(…)

ve sözcükler
Sözcükler üzerlerinde gözlerin izi kalır
Ne bir şey anlatır ne de kalbi sızlatır
onu yaşamış bir dinleyici olmadıkça”[30]

 Yani şiiri duyup onun estetik yaşantısından pay alan kişi de şair sayılır, şiir yazmasa da. Çünkü şair şiir yazan kişiden önce onu şiir yazmaya iten estetik yaşantıya garkolabilen kişidir. Bundandır ki şiirin barındırdığı hakikat yine bir şaire ulaşabilir. Dolayısıyla “şairin ürettiğini tüketen yine şairdir”[31] aslında. Alaattin Topçu’nun “İntiharın güzel çocuğu” Kaan’ a adadığı şiirinin başlığını “Yok Bizi Bizden Başka ‘Anlayan’ ve ‘Anımsayan’”[32] koyması da bir şairin bu görüşü ilk ağızdan onaylamasıdır bir bakıma.

Son bölümde kör olmuş bir ressam da dahil olur anlatıya. Bu ressam, kör olduktan sonra yazmaya başlamıştır ki onun yazması varlıkla bütünleşmenin onunla bir olmanın yoludur da. Ressam yazarak evrene karışacaktır.

 Kasaba yolu üzerinde perili evin önünden geçiyorduk. Bu evde yalnız bir ressam yaşardı, bahçesindeki çiçekler ormanda bile bulunmazdı. Kadın öldükten sonra kuş yuvası oldu. Perili ev diyorlar, eşyalar yürüyormuş. Kadının kimsesi yoktu, geriye kalan eşyalarını birileri alıp alıp götürdü. Saksağanlar ziynetleri başka evlerin pencerelerine bırakmış. Kasabadan asfalt yol gelince, eski yoldan gelip geçenler seyreldi. Bir kış boyu karla kaplı kaldı, ilkyaz geldiğinde evin kapısı, pencereleri yoktu, içeride çok az eşya kalmıştı. Evin çevresinde, yol kıyılarında bahçedeki benzersiz çiçeklerden bitti. Sonra hikayeler türedi, çiçeklerin ardından hikayeler yayıldı bu evden, ressamın evi perili ev oldu.[33]

 Ressamın yazın dünyası ve ölüm arasında kurduğu ilişki diğer bölümlerdeki metaforik söylemleri sürdürür.

 Ormanda gezmek gibiydi yazmak, başlayıp bittiği yer belli değil, her yerden girilip çıkılabilir. Gezginin bir yönü olsa da, dosdoğru besbelli bir yol olmazdı.

(…)

Ömür boyu bilinen ve beklenen ölüm bizi usul usul yutsa da, içinde yaşadığımız bedeni, sımsıkı tutunduğumuz dünyayı bir anda terk ediveririz. İnsan bir bakışta aşık olur, bir anda aydınlanır, bir anlık kararla hayatımız tümüyle değişiverir. Bunlar hep ölümün marifetidir.[34]

 Bu bölümde de mesellerle anlatmaktadır Hızarcı tıpkı İncil’deki İsa gibi. Hızarcı’nın mesellerle konuşmasının sebebini şakirtleri İsa’ya neden söylemek istediğini doğrudan söylemeyip de mesellerle anlattığını sorduğunda İsa  söylemiştir:

Jesus-Christ

İşittikçe işiteceksiniz de, hiç anlamıyacaksınız;
Ve gördükçe göreceksiniz de, hiç seçmiyeceksiniz;
Çünkü bu kavmın yüreği kalınlaştı, ve
kulakları ile ağır işittiler,
Gözlerini de kapadılar;
Olmıya ki, gözlerile seçeler,
Ve kulakları ile işiteler,
Yüreklerile de anlıyalar,
Ve tekrar döneler de,
Ben onlara şifa vereyim[35](Matta 13:14,15).

Ardından İncil’de İsa Tanah’tan Davud’un şu sözlerini tekrarlayacaktır:  “Ağzımı mesellerle açacağım,

Dünya kurulalıdan beri gizli olan şeyleri beyan edeceğim.”(Matta 13:35)[36] Yani düz anlatımla söylenemeyen şeyleri söylemenin yoludur mesellere metaforlara başvurmak. İşte Hızarcı bu bölümde mesellerle anlatırken beri yandan mitleri, efsaneleri de devreye sokar. Bu mitlerin kiminin tanıdık mitlerin yapıbozumuna uğratılmış hali olduğu belirgin iken kimileri tanıdık mitsel simgeler içerse de en azından benim için pek tanıdık değildir, belki de tamamen Hızarcı’nın yarattığı mitlerdir. Ama mitlerin alt metinleri yine şair, ölüm, yazın dünyası, şiir, varlık, yazmak, yalnızlık ve dünya ile ilgili okumalara açıktır.

Bu mitlerden biri ‘tayfa kuşları’ hakkındadır ki ‘tayfa kuşu’ Hızarcı’nın kendi yarattığı bir mitsel hayvandır büyük ihtimalle. Efsaneye göre tayfa kuşları ilkbaharda okyanusta bir adada yumurtlamakta sonbaharda ise göç etmektedirler. Lakin bir ilkbahar yuvalarına döndüklerinde adayı yerinde bulamazlar, ada batmıştır. Tayfa kuşları batmış adanın göğünde dönüp durmaya başlarlar; yorulanlar denize düşerek ölür. Nihayet batık adanın bulunduğu yere gelen bir geminin içindekiler döne döne uçan kuşlardan adanın battığını anlarlar. Kalan tayfa kuşları bu gemiye konarlar. Bundan böyle tayfa kuşları hiç göçmeyecek ve gemilerle beraber gezecektir. Lakin tayfa kuşları batık adayı ve göçmen geçmişlerini hiç unutmayacak; ölecekleri zaman batık adanın olduğu yere döneceklerdir.

 Böyle yazıyorum işte. Yalnızlıktan çıldıran insanların sahte dünyasından beni kaçıracak sihirli bir sözcüğün peşinde deli divane. Irmağı geçmem, dünya değiştirmem gerekiyor. Oysa tuzaklar bekliyor ormanda. Yalnızca ayak izleri yoktu, iskeletler de vardı. Gündelik yaşamın keşmekeşinden, zihnimdeki amansız karmaşadan kaçıp, tayfa kuşlarının batık adasına çıkmam gerekiyor bir tümceyi tamamlamak için. Ne kadar yazarsam yazayım, nokta konmuyor. Böyle yapayalnız, paramparçayım. Su sızdıran, kürekleri kırık bir sandalla ruhum soluk alacak bir kuytu arıyor. Yalnızca bir nokta için uçurumu gölle doldurmalıyım.[37]

 Orman, yazın dünyasıdır. Batık ada ise insanın gündelik dünyanın içinde yitirdiği hakiki varoluşu; artık uzağında kaldığı ‘ben’idir. Ona ulaşmak isteyen yazar ise bu yolda yapayalnızdır. Irmak ise başka bir mitte anlatılan bir imgedir: Mihha Irmağı. Mihha ırmağı ötesinde ne olduğu bilinmeyen; ne olduğu konusunda söylentiler olsa da emin olunamayan tarafla bilinen dünyayı ayıran bir ırmaktır. Bu ırmaktan sadece seçilmişler, ‘düş’lerinde çağırılmışlar karşıya geçebilmektedir.

 Hiç kimsenin karşıya geçtiğini gündüz gözüyle gören olmamıştır ancak düşte görenler vardır, bu bir çağrıdır, düşte çağrılan kişiler günler ya da yıllar sonra ansızın kaybolur, onların geçtiğine inanılır. Hiç kimse dönmemiş, karşı kıyıda bir kez bile görünmemiştir.

 Düşte çağrılanlar sık sık ırmak kıyısında oturur. Efsaneye göre sihirli sözcük er geç ona gelecektir. Bundan sonrası değişkendir, bir efsaneye göre sihirli sözcük içine doğar ve onu tekrar edince bir kapı açılır. Başka bir efsaneye göre sihirli sözcüğü sular söyler, işitenin tekrar etmesiyle sular donar ve yürüyerek geçer. Sözcüğün yine düşte geldiğini söyleyen efsane de vardır. Düşte çağrılanlar sihrin sönmemesi için bu konuda ağızlarını açmaz, sadece beklerler.

Efsaneye inanmayanlar da vardır, çünkü Mihha’nın akışı çok güçlüdür ve piranha sürüleri kemikleri bile silip süpürür, hiç iz bırakmaz.[38]

 Zamandan başka ne olabilir hiçbir iz bırakmadan herşeyi silip süpüren. Mihha zamandır.

 Mihha’yı geçmiş, çocukluğumdan beri cennet olarak bildiği bu gizemli ormanda yürürken, kendini hayalleri süsleyen o cennette hissetmiyor, arzulanan ya da herhangi bir cennette olduğunu düşünmüyordu, çünkü ölmemişti, hala yaşıyordu. Bununla birlikte, hem bir düşten uyanmış gibiydi, hem de düşe dalmış gibi hafifti, ayrıca halkının inandığı üzere, burada atalarının ruhlarının olabileceğini, karşısına çıkabileceklerini düşünüyordu, izleri ortadaydı.

Hep merak ettiği topraklarda başkalarının izini sürerek yolları okuya okuya, tadını çıkara çıkara yürüyordu. Dilerse, dilediğinde dönebilirdi, bu güven de vardı, öte yandan, eski bilinmez cenneti, kendini adım adım hissettiği yeni yurdunda ıslık çala çala, merakla yol alırken, aklı geriye gidiyordu ara sıra, bir ileri bir geri.

İzleri okudukça şimdiki zamandan başka bir yerde olmadığını anladı. Bu akıştı, kendisinden öncekiler akıp gitmişti. Sevinç ve hüzün birleşti.[39]

 Peki, zaman nasıl aşılır? Tabiki yazarak, ‘düş’ kurarak, varlıkla bağ kurarak ve yazın dünyasıdır Mihha’nın ötesi, ister ölmüş ister yaşayan ama nihayetinde hepsi ölümde buluşacak olan yazarların hiç geçmeyen şimdisinin mekanı.

Mihha ırmağının üstünde ve altında karşı yönlere akan iki akıntı vardır ve ırmağın batı yakasındakiler, yani karşısına geçmemiş olanlara göre bu akıntılar iki ayrı nehirdir gizli bir sözcüğün ayırdığı ki varoluşun hakiki yanına geçmeyi sağlayacak bu gizli sözcük şiiri imlemektedir benim açımdan: “Batı yakasında oturan halklar Mihha’nın aynı yatakta iki ayrı ırmak olduğunu söyler, ikisini gizli bir sözcüğün ayırdığına inanır.”[40]

brueghel_tower_of_babel

Bir de Babil Kulesi meselinin bozulmasıyla oluşturulmuş kule miti vardır S.O.S.’te. Kral, dünyanın her boyundan her yurdundan birer kişinin kendilerince kutsal saydıkları bir kayayı getirmesini ister. Dünyanın her tarafından her milletten insanlar kendi kutsal kayalarıyla gelirler ve kralın büyücüsü büyülü bir sözcükle bütün bu kayaları tuzla buz eder. Böylece herkesin ortak bir dili olacağını kanıtlamıştır. Bu ortak dili kurmak için dünya insanları bir kule inşa etmeye başlarlar büyücünün oluşturduğu bu harçtan. Sonunda üstü göğü görecek biçimde açık devasa bir kule meydana getirirler. Böylece insanlığın ortak dili oluşturulmuştur. Fakat kral kulenin tepesindeki boşluğa kendi armasını yerleştirmeye kalkınca insanlar yine kendi elleriyle kuleyi yıkarlar. Burada kralın arması egemenlerin tahakkümünü simgelemektedir kanımca. İnsanlığın sahici dilinin bir egemenliğin tahakkümü altına girmesine izin vermez insanlar.

 Bu dil bir daha hiç konuşulmaz ama geriye bir hikaye bırakır, kuşaktan kuşağa efsaneye dönüşür. Bu efsaneye inanan çocuklar, bir gün yenisini kuracaklardır. Yıkılan kule, hikayede kurulur. Başından kral, sonundan armayı söküp, yeniden yazacaklardır. Çünkü büyücü inanmaktadır son nefesinde bile bu hayale, işçiler yeniden toplanacaktır kendi rızalarıyla.[41]

 Bu dil şiirin dilidir bence. Çünkü şiirsel söylem hem insanın varlıkla bağlantısından kaynaklanır hem de hiçbir otoriteye boyun eğmez. Bu kuleyi de bir zamanlar romantiklerin oluşturmaya çalıştığı şiir okyanusu olarak okurum.

Öte tarafı görüp geri dönmüş kızıl gözlü kuşlardan da bahseder anlatıcı: Ejderha kuşları.

518

 Siste yalnızca kızıl gözlü kuşlar görebilir. Bakışlarıyla kuru otları tutuşturabildikleri için onlara ejderha kuşu derler, gözleri körelten arzu ve korkuyu eritebilirler. Bu gücü döndükten sonra zamanla kazanan ejderha kuşunun eceli değil hasreti vardır, kendini yakarak ölür.[42]

 Bu kuşlar şairleri imler. Sözcükler aracılığıyla hakiki varoluşlarıyla, varlıkla, ‘ben’le irtibat kurabilmiş ama ‘gerçek’ ve ‘düş’ arasında gerili ipte kalakalmış cambazlar gibi ölüme hasret şairlerdir bunlar. Şairin bu gündelik dünya ile gerçek dünya arasında bulunuşu ‘tepegöz kertenkelesi’ metaforuyla ifşa olur.

Tepegöz kertenkelesi geceleyin donar, ölüme yakın bir uykuya dalar. Ruhu beyaz bir baykuşa uçar. Gece baykuş, gündüz kertenkele olarak yaşar. Gündüz sürünür, geceleyin uçar. Aynı ruhu taşıyan baykuş ve kertenkele birbirine aymazdır. Ruh her ikisini de bilir, çift bedenli bir yaşam sürer, ancak baykuş ve kertenkelenin fani bilinçleri bundan habersizdir.[43]

Fakat şairin bu iki dünya arasındaki dengeyi koruması için cambaz olması gerekir. Çünkü şairin şiirsel yanını imgeleyen baykuş onun gündelik yanını imgeleyen kertenkeleyi yiyerek onun hayatla bağını her an koparabilir ve şair dönüşsüz bir biçimde yazın dünyasına girebilir.

 “Çift bedenli çifte varoluşlu ruh, gece ve gündüz, yaşarken düş görür, düş görürken yaşar. Bu yüzden çocuk kalır. Bunlar yaratıcı ruhlardır. Kertenkele ya da baykuştan biri ölürse, diğeri ecelini çağırır.

Bunun istisnası, baykuşun gece donan kertenkeleyi uykusunda yemesidir.”[44]

 O zaman şairin bize görünür bedensel yanı ortadan kalkar. Cambaz düşer geriye sadece ipi kalır. Ne ki “Cambazsız bir ip cambazdan çoğunu anlatır. Ruhun düşü, yaşadığımız gerçeklikten daha sahicidir.”[45] Varoluşun hakikati güzelliğinde gizlidir. Kendisine kapılıp gidilecek güzellik ise hep tehlikelidir. Faruk Duman’da pars olarak karşımıza çıkan güzellik Hızarcı’da kurt postuna bürünür.

kurt_vahsi_sinirli

 Kurt avını büyüler gözleriyle. Av donakalır, alamaz gözlerini, eceli geldiğini bilir. Kurt rıza göstermesini bekler, av ise alamadığı gözlerini ölüme yumar ve açar. Bu son duasıdır, yeniden açtığında gözleri hüzünle kaplıdır. Kurt atılır, boğazına dalar, şahdamarını koparır; av çırpınır, er geç teslim olur. Yalnızca kurdun gözlerini anımsar, gerisini hiç anımsamaz.

Bir ömürden geriye son bakış kalır.[46]

 Cambazın Son Adımı’nın son bölümü S.O.S.’te anlatıcılar birbirine karışır artık. Hangi pasaj hangi anlatıcının ağzından anlatılmaktadır anlaşılmaz olur. Nihayet öyle bir yer gelir ki hepsi aynı kişi olur neredeyse, hepsi yazarın zaman ve mekan duvarını yıkmasıyla Cambaz’da birleşirler sanki. Sonunda romanın ilk bölümündeki çocuğa geri döner anlatı.

 “Chun Hei nasıl bakıyorduysa kapıdan el sallarken, ben de öyle bakakaldım ardından. Sana bin bir masal anlatacaktım, sonuna varamadım. Aşkımızın masumiyeti masallarda saklı kaldı. Sakladım seni. Birlikte uyurduk aynı yatakta zıt yönlere akan iki ırmak misali. Sahici düşler görmek için derin uyumak gerekir. Şimdi yapayalnız bir uykuda seni düşlüyorum. Sen de beni sakla.”[47]

 Sonuç olarak bu kitabı okuduktan sonra diyebilirim ki yazın dünyasında yoluna devam eden arkadaşlarından Kaan’a en yakın olanı Erol Hızarcı olmuştur. Sanki “Bari sen devam et” demiştir Erol’a Kaan ve belki “Öyle yaptım ama mektuplar kesildi. Ölmüş… Taslaklar ortada kaldı. Defterlere yazarken hala yanımdaydı, yaza yaza onlar da bitti. Uçtu gitti. Defterleri sakladım.”[48]  diyen Cambaz’ın bahsettiği ‘mektup’ arkadaşı Kaan’dır Hızarcı’nın bir yerlerinde. “Şairlerin imge kovaladığı gibi, şiirler de şairini arar”mış. İntihar şiirleri de Kaan’da aradığı şairi bulmuş ve “Sevdiğimiz ölür, sevenlerine dağılır”[49]sa Kaan’dan bir parça da Hızarcı’da kalmış olabilir.

 Romandaki ressam yazarak “Kendi ölümünü doğurabilir miydi?” Kaan’ın da onun gibi “Cesarete ihtiyacı vardı. Yalnızca arzu ve merak yetmezdi.”[50]

 Zihinde akan düşünceler arasındaki sessizliğe dalan bir daha konuşamaz. Düşünce de vurulur, benlik yıkılır. Sözcükler ansızın sönüverir, yine de bir anlam vardır.

Ne var ki, dile gelmez.[51]

 ki Kaan da sözcüklerin ansızın söndüğü, dile gelmez’le karşılaşılan noktaya varmıştı belki de ve bir “Ejderha kuşu” gibi “çürümeyi değil, kül olmayı seç”[52]mişti; kim bilir?

Ve Cambaz “Dünya avucumda küçücük bir yer.”[53] diyerek atar son adımını. Bundan yıllar önce de “İstesem, dünya sığardı avuçlarıma;/ Beynine evren sığdırana dünya ne ki?”[54] diye yazmıştır Murat İsmet Tunçer de Olasının Gerekliye Akışı şiirinde. O halde İmdi Kaan’ı etkilemiş olan veya etkilemiş olma ihtimali bulunan edebiyatçılardan bahsetmeye Murat İsmet Tunçer’le başlayalım.

Kaan, Murat İsmet Tunçer’in Günlerin İzdüşümü adlı şiir kitabını okumuş mudur? Bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değildir. Kitabın 1989 yılının ocak ayında çıktığı; Kaan’ın dersaneye 1989’un eylül ayı civarlarında başladığı ve yazdığı şiirleri kendi ders öğretmeni Nizamettin Uğur’dan önce Murat İsmet Tunçer’e gösterdiği düşünülürse Tunçer’in şiirlerini okumuş olduğu düşünülebilir. Kaldı ki Kaan’ın şiir dosyasının adı ile Tunçer’in şiir kitabının adı arasındaki anagrama yakın benzerlik de Kaan’ın Tunçer’in şiirlerini okuduğu ve etkilendiği görüşünü güçlendirmektedir: Günlerin İzdüşümüGizdüşüm. Ne var ki Tunçer Kaan’ın şiirlerini beğenmemiştir; çünkü o, şiirin ‘toplumcu gerçekçi’ olması gerektiğini düşünmektedir. Kaan’ın şiirlerinin izlekleri ise ilk baskısının kapağında da yazdığı üzere ölüm ve hüzün gibi daha bireyci izleklerdir.  Tunçer’in ‘toplumcu gerçekçi’lik bakımından örnek olarak gördüğü şairin kim olduğu ise mısralarında açıkça söylenmiştir: “Neyi soluduk Enver Ağabey’in kırgınlığı umut dayanağı dizelerinden başka”[55] Enver Gökçe şiiridir Murat İsmet Tunçer’in beğendiği şiir.

envergokce4

Enver Gökçe de hayatı devrimci mücadeleye adanmış bir şairdir. Enver Gökçe şiirleri yalındır, açıktır; yaşadığı anın toplumsal olaylarıyla iç içedir ve düzene karşı cepheden taaruz eder.  Sözünü sakınmaz, lafı dolandırmaz bir şiirdir Gökçe’ninki.  Tepeden tırnağa sosyalist ve devrimcidir; ‘kollektif’ gibi sosyalist litaretürün pek şiire uygun düşmeyeceği düşünülebilecek siyasi terimlerini bile kullanmaktan çekinmez şiirinde.

türkiye yaşanmaz oldu[56]

 I

 Türkiye yaşanmaz oldu!
Her gün bir başka zehir.
Görmedik,
Bir bahçe, bir çiçek, bir şehir,
Görmedik bir gülen,
Hasılı bir ferah, bir rahat:
Uğruna çekilen,
Derttir, mihnettir
Senden yana olduğumuz sebeptir
Kollektif hayat!

 II

 Türkiye yaşanmaz oldu!
Gel gör halimiz yaman!
Haramiler, bezirganlar elinden
Aman, el aman!
Kesilmiş mümkünüm, çarem
Vay ne hal olmuş vatan!
Güzel yarim İstanbul’dan ne haber?
Dil-Tarih’ten, Emekçi’den, Sendika’dan?..
Şiddetin sabahı yakındır
Dayan dizlerim dayan

 Ankara 1947[57]

 Gökçe döneminin çarpıcı devrimci olaylarını şiire dökerken o olayı destanlaştırır ve olayın öznelerini kahramanlaştırır. Turan Emeksiz’in hayatını kaybettiği 28 Nisan Olayları gibi…

 (…)

 Vay anam vay!
Bu belalı başınan
Kime ne diyem
Kime ne diyem
Nerelere gidem
Ya derdime derman
Ya katlime ferman!

 Başı daralınca Yılmaz’ın
Baktı atacak taşı yoktu
Baktı eli durmuş, ayağı durmuştu
Vurulmuştu.
Çıkardı yüreğini kan içinde
Çarptı kötünün kafasına
Hay bu nasıl devran?

 28
Nisandı
Yavri
Hey!
Ham
Meyveyi
Kopardılar
Dalından.

 Mayıs 1960[58]

 Tunçer’in dediği gibi devrimci mücadeleye ‘umut dayanağı’ olmak istercesine “ayaklar baş olacak” diyerek bu kanlı ve zorlu mücadelede devranın döneceğini; sonunda ezilenlerin iktidarının geleceğini muştular şiirlerinde.

 ayaklar baş olacak

 Kan giderdi
Bir yanda
Yaşamak
Kan gider
Kan revandı
Bir yanda ölüm
Hayırlıydı
Yaşamaktan
Bir yanda
İçi sevdalarla
Dolu
Yemyeşil
Bir daldı.
Ve ölüm ile
Sevda ile
Dönerdi devran.

 (…)

 Beri yandan devrim geciktikçe gecikecek ve nihayet 12 Eylül darbesiyle devrimci mücadele ağır bir darbe yiyecektir. Darbeden sonraki şubat ayında çıkan Sanat Emeği dergisinin 24. sayısındaki bir şiirinde “dayan dizlerim dayan”, “ayaklar baş olacak” gibi tümcelerle dile gelen umudun yerini devrimcinin “döğülmüşlüğünün”, koğulmuşluğunun” ve hatta en yakınları tarafından dahi “siktir çekilmişliğin”in, aldığı görülecektir.

 Apat dediğin
Şişirilmiş oto lastiği
Ve bir kaç
Tahtadan ibaret
Bir saldır.
Suda yüzer.
Oğul, uşak, bir de karım
Kurt bana
Hastir çeker
Kuş bana
Yılan bana
Hastir çeker
Çiyan bana
Lan kardaş
Bu nasıl yara
Kanar heryerimden.

Döğülmüşüm
Söğülmüşüm
Koğulmuş.
Siktir çekilmişim yani
Kendi öz yurdumda.
Bir meri keklik gibi
Çeker giderim.

 Sanat Emeği, S. 24, 1980[59]

 Gökçe’nin şiirleri resmi tarihin görmezden geleceği; olmamış gibi davranacağı yakın geçmişte Türkiye’de yaşanan toplumsal olayları şiirleştirir ve böylece gelecek kuşaklar için kalıcı kılar. Mesela Keban barajının yapımı sırasında boşaltılan Kürt köylerinden ve yerinden yurdundan edilen insanların yaşadıklarından geriye onun şiirinden başka ne kalmıştır ki.

ve de
‘gavur içinde yesirdiler’

Hepten
Suya
Verdik
Çünkü
Suyu
Yoktu.
Toprağı
Gazı
Tuzu
Işığı
Yoktu
Bu
Köyleri
Suya
Verdik
Eli
Ayağı
Tekerleği
Kağnısı
Yoktu
Ve
Atı
Arabası
Yoktu
Bir
Kaç
Kıl
Keçi
Bir
Torba
Çökelik
Ve
Tulum
Peynirine
Hasrettiler…
Ve
De
“Gavur
İçinde
Yesirdiler”
Sanki
Çarıklarını
Yemiştiler
Gün
Olmuş
Ve
Dut
Kurusu
Süpürge
Tohumu…
Haybedendi
Yaşamları
Ümmiydiler
Gurbetçiydiler
Gülmemişti
Hiç
Biri…
Ve
Soğuk
Asvan
Pulur
Hıdır-öz
Ve
Huni
Su
Payniği
Zalbar
Ve
Pul
Ve
Güci
Kırani
Haskini
Henisik
Hulmin
Karapınar
Ecüzlü
Vahşin
Venk
Ve
Payamlı
Ve
Süderek
Haritadan
Silindiler
Bir
Sabah…[60]

Lakin şunu da açıkça belirtmek gerekir ki Enver Gökçe toplumsal olayları tekilliği içinde ele alması ve gündemi takip edişi onun şiirinin belli bir mekana ve tarih kesitine hapsolup evrenselleşmesini önleyen bir etmendir aynı zamanda. Şiirde amaç: bireysel imgelemin dilsel/ zihinsel üretimle toplumsallaştırılması” ise bunun koşulu “popülizmi, geleneği, tarihi dışarda bırakmak”[61]tır. Şiirde belli tarih ve öznelere ait tekil olguların imgeye dönüşmeden ham haliyle yer alması onun hem içinde bulunduğu kültürün gelecek kuşakları hem de başka kültürler için duyumsanmasını zorlaştırır. Enver Gökçe şiirlerinin problemi de budur; 28 Nisan olaylarını, Keban Barajı’nın yapımı sırasında yerinden yurdundan edilen insanların dramını ya da Dil-Tarih, Emekçi, Sendika’nın dönemin devrimcisi için ne anlama geldiğini bilmeden içine girilemeyecek şiirlerdir bunlar ki bu da onların evrenselleşmesini imkansız kılmaktadır.

içerik

Enver Gökçe şiirine değinmişken onun şiirlerinin ölümsüzleşmesine büyük katkısı olan bir büyük sanatçının adını anmadan geçilmez: Ahmet Kaya. Pek çok şairin şiirlerini bestelemiş olan Ahmet Kaya, Gökçe’nin de şiirlerini okumuş ve bestelemiştir. Bu arada ne acıdır ki Gökçe’nin şiirindeki gibi ‘siktir çekilip kendi öz yurdundan koğulanlardan’ biri de Ahmet Kaya olacaktır. Türkiye’de Türk-Kürt halklarının kardeşliğinin harcı olmuş bu büyük sanatçının değeri kendine Türk milliyetçisi diyenler tarafından hiç bilinmemiştir. Oysa bana kalırsa Türklük namına geride ne kalmış diye şöyle sağınıza solunuza bakarsanız iki şey görürsünüz: Türkçe ve İslam’ın Türk yorumu olarak Anadolu Aleviliği ki Ahmet Kaya’nın Attila İlhan’dan tutun Ahmet Erhan’a pek çok Türk şairin şiirlerini bestelemiş olması bir yana yaptığı birbirinden güzel Türkçe şarkılarıyla Türk kültürüne yaptığı katkıyı yapmış bir ‘Türk milliyetçisi’ bulmak da çok zordur. Çünkü gariptir ki bizde kendisine Türk milliyetçisi diyenlerin çoğunun Türk Kültürüyle pek işi olmamıştır ve onlar daha ziyade sunni İslam’ı ve faşizmi yüceltmekle iştigal etmişlerdir.

Gelgelelim Kaan’ın şiirlerini ‘toplumcu gerçekçi’ bulmayan Tunçer’in kendi şiirleri de en azından Enver Gökçe şiirleri kadar saf “toplumcu gerçekçi” değildir aslında. İmdi şiirlerinde Tunçer’in Kaan’ı etkileyebileceğini düşündüğüm kendisinde varoluşçu izler taşıyan mısralarına geçmeden önce ‘varoluşçu yazın’dan biraz bahsetmek gerekir sanırım.

Varoluşçu yazın, hayatın anlamını sorgulamaz ya da ona bir anlam atfetmeye kalkışmaz; onu genellikle anlamsızlığıyla kabullenir. Varlık vardır ve oradadır; aslolan onu duymak; insanın kendisi ve varlık arasındaki bağı yakalayarak bu bağdan kaynaklanan özgün varoluşunu açığa çıkarmak; ona sahip çıkmak ve onu yaşamaktır. Ama kalabalıkların oluşturduğu anonim bir anlam dünyası vardır ve kalabalıklar bu dünyalarına uygun olmayan, ona aykırı olan ne varsa yargılar. Dolayısıyla varoluşuna sahip çıkan ve ona göre eyleyen/yazan insan (ya da konumuz babında yazın adamı) çoğu zaman kalabalık için bir yabancıdır, uzaktakidir ve suçludur; çünkü o “Herşey”in “O’nun dışında tanımlanmış, kurala bağlanmış ve kabul etmesi için O’na dayatılmış”[62] olduğunun farkındadır.

Varoluşçu yazındaki insan, kalabalık karşısında haykırsa da; onunla arasına belirli bir mesafe koymaya çalışsa da “yaşama bir ortamın tutsağı olmayı gerektirirken”[63] herkesin bu gönüllü tutsaklığını kendi sahih varoluşunu yaşamak için reddettiği için kalabalık için hep biraz anlaşılmazdır; kendine dönüktür.  Kalabalıklar, insanın varoluşuna aykırı da olsa kalıplaşmış değer yargılarını savunan, düzeni olduğu gibi kabul eden ve onu muhafaza eden bir edebiyat talep eder; oysa varoluşçu yazının derdi toplumun nabzına şerbet vermek veya iyi çocuk olmak değildir. Varoluşçu yazın kalabalıkları rahatsız da etse, ‘iyinin’ ve ‘kötünün’ ötesindeki ‘ben’e, varlığa varmaya çalışır.  Nihayet kendi taşlaşmış ahlakına düzenin devamı adına sımsıkı sarılmış olan kalabalık özünde “insansız insanlıktır, ruhsuz insanlık, tinsiz insanlık, insanlığından çıkmış insanlık”[64] Kalabalık içinde yitip gitmiş sürü üyesinin ne düşünüş tarzı ne de eylemleri sahici değildir. O rahat yaşamak, kalabalık tarafından kabul görmek ve özetle hayatta kalmak için herkes gibi davranmayı ussal olarak tercih etmiştir ve herkes gibidir, yani hiç kimsedir. Oysa varoluşçu yazının insanı hiçbir ussal yolla temellendirmeye çalışmadan sahiciliğini yaşamaktadır ki “sahicilik, toplumsal etkiler, dayatmalar ve kendini kandırmalarla tehlikeye düşen bireyselliğin korunabilmesiyle kazanılan varoluş biçimidir.”[65] Bu yüzden varoluşçu yazındaki insan çevresinin ondan beklediği biçimde davranmaz ve “çevresinin ona uygulayacağı maddi ve manevi yaptırımlarla karşı karşıya kalmaya mahkum”[66] olur. Nitekim bazen çarmıha gerilir bazen de bu baskıyı kaldıramamak ve sahiciliğini yitirmek endişesi intihara sürükler onu. O kendi-ölümüne doğru-Varlık (Sein zum Tode) olduğunun bilincindedir zaten ve intihar özgür bir tercihtir nihayet. Sonuç olarak varoluşçu yazının temel izlekleri iletişimsizlik, tutunamama, yalnızlık, yabancılaşma, başkaldırı, özgürlük, seçme hürriyeti, kaygı ve intihardır.

Stephane_Mallarme

Varoluşçu yazının şiirdeki görünümünü anlamak için Sartre’ın ‘şairlerin prensi’ Mallarme hakkında söylediklerine bakılabilir; çünkü Mallarme’den yola çıkarak şiirde varoluşçuluğu işaret etmektedir Sartre.

Mallarmé dili, herhangi bir şeyi “anlamlandırmak “için (…) değil, “evrenle mesafeli olmak”, “kibarlık terörizmi”ne saldırmak için kullanmaktadır: Onu havaya uçurtamadığı için de, ayraç içine koymakta, silmekte ve nötrleştirmektedir. Bu tutum bir umutsuzluktan ya da daha ziyade, “sakin bir şiddet düşüncesine dönüşen umutsuz şiddet”ten, intiharın bir metafiziğinden kaynaklanmaktadır. Sartre, bunun köklerini büyük bir uyanıklılıkla gün ışığına çıkarmaktadır. (…) “Mallarmé’nin bulduğu olumsuz olağanüstü mantığı tanıyoruz.”, diyor Sartre, “onun kaleminden, bir kalemin görünmez bir gül isteyen, “pırıl pırıl susuz vazo”nun hiçbir şey ummayı kabul etmeden can çekiştiği sırada, yalnızca bir yatak yokluğuna açmakla ortadan nasıl kalktığını ya da bir gömütün nasıl yalnızca “ağır çiçek demetlerinin yokluğu”yla dolup taştığını biliyoruz”. Şairin ince alayı, yapıtlarının mutlak hiçliğini ve aynı zamanda bütün gerekliliklerini tanımasından doğmaktadır.

(…) Gerçek şair, herkesin önünde sonuna kadar kaybeden-kazançlı’yı oynayandır. “Mallarme, otuz yıl boyunca, herkesin önünde sık sık yazmayı düşlediği bir tek kişilikte, bu trajediyi oynadı… Şiirlerinin kusursuz olmaları için başarısız olmaları gerekmekteydi. Dili ve dünyayı ne yıkmaları ne de yürürlükten kaldırmaları yetiyordu: O zamana kadar duyulmamış ve tesadüfi bir ölümün başlamasını engellediği olanaksız yapıtlar bakımından boş taslaklar olmaları gerekiyordu.”

(…) Şairin, ölümünden önce karısına ve kızına “gelecek” yapıtından söz ederken yazdıklarını anımsayalım: “İnanın çok güzel olurdu”. Sartre soruyor ve ekliyor: “Gerçek mi? Yalan mı? Bu insanın ta kendisidir, Mallarme’nin olmak istediği insandır: Bütün dünyada atomun parçalanmasıyla ya da güneşin soğumasıyla ölen ve kurmak istediği toplumun düşüncesiyle mırıldanan insan: “İnanın çok güzel olabilirdi”.[67]

Bu bağlamda Tunçer’e dönersek; onun kuşağının birkaç yıl içinde gerçekleşmesi için mücadele verdiği devrim 12 Eylül’den sonra belirsiz bir tarihe ertelendiğinde yenilmiş bir devrimci olarak o da birçok devrimci arkadaşı gibi yalnızlık ve yabancılaşmanın içine düşecektir.  Devrim uzunca bir süreliğine bir ütopyaya dönüştüğünde dönemin devrimcileri de dağılacaktır. Rüya bitmiş hiç sona ermeyecek gibi duran sıkıcı bir gün başlamıştır artık ve herkes kendi işine gücüne dalacak, kapitalizmle yaşamaya alışacaktır. Kitlesini, kitlesel mücadelesini ve yakın zamanda bir devrim olması umudunu kaybeden bir devrimci toplumda yalnız ve yabancıdır bundan böyle. Devrimci tavrını sürdürdüğü müddetçe de toplumun çoğunluğu açısından marjinal ve uyumsuz olarak kalacaktır. Dolayısıyla her ne kadar Tunçer ‘toplumcu gerçekçi’ şiirlere ilgi duysa da yenilmiş bir devrimci olmak ve bu durumun yaşattığı tecrübe varoluşçu yazının izleklerini sızdıracaktır şiirine. “İktidarların memnuyiyetle karşıladığı bir beklentiyi” yerine getirircesine “Geleceği kendi yaşam süresi ile sınırlı tutmanın, asgari tehlikeyle ömür sürdürüp tamamlamanın kolaycılığı”[68]na kapılan kalabalığın aksine Tunçer şiirin dünyasında da olsa ömrünün dışına çıkıp sonsuz zamanı zihniyle ele geçirmeye çalışacaktır.

 Zamanı an an yaşadım, akıp gidiyordu…
Her an diğerine ilmeklenirken
ben doğmamış anları ve doğmamıştan doğacakları tasarladım.
Yıldız şavkları durmadan titreşmekte yorgun gözlerimde.

 Aynı şiirin biraz ilerisinde “Yanlışlığın yalnızlığını yaşıyorum bir sabah yeli gibi sessiz…” der Tunçer. Hayatını devrime adamış bir dava adamı için davanın en azından şimdilik kaybedilmesi ve ancak kendinden sonra geleceklerin sonucunu öğrenebileceği bir tarihte görüşülmek üzere temyize gönderilmiş olması onun geçmişini bir yanlışlık; bu yanlışlığın sahibi olan kendisini de yalnız kılmıştır. Evreni zamansal olarak kuşatan zihni mekânsal olarak da evrenin kıyısındadır ve orada kendisi kadar yalnız yıldızlar vardır yanı başında: “Evrenin kıyısında bir yerdeyim. Yıldız ırmakları akıyor. yanıbaşımdan. Milyonlarca yıldız, milyonlarca yalnızlık demektir.” Yanlışlığın yalnızlığını yaşayan şairin insanlardan uzak olması gibi yıldızlar da milyonlarca ışık yılı uzaktır birbirinden.  Ne ki Özdemir Asaf’ın da dediği gibi “yalnızlık paylaşılmaz/ paylaşılsa yalnızlık olmaz” zaten. Yıldızlar gibi şair de tek başına çekmeye mahkumdur yalnızlığını: “Ben, kendi yalnızlığımın cehennemindeyim. Yıldız şavkları titreşiyor gözlerimde.”[69]

Başka bir şiirinde kuşağının devrimcileri adına konuşmaktadır Tunçer: “Çelik bir kılıç gibi sıyırdık kınından içtenliğimizi;/ karmaşalar, umarı süreğinde doğumlara durmuştu ki/ yüzyıllar sığdırdık anılarımıza.”[70] 68 kuşağının mücadele anıları geleceği de içinde taşıyan anlardır muhakkak. Çünkü onlar mücadelelerinin her anında gelecek güzel günleri hayallerinde yaşamışlar; daha doğmamış olanın doğumundan yüzyıllar sonrasını bile dahil etmişlerdir düşlerine. Ne var ki kapitalizm “durdurmaya çalış”mıştır “kan orucunda”kilerin “gerçekliğin çıplak çılgınlığını” ve başarmıştır da. Gerçeğin çılgınlığı şiddetle bastırılmış, sermayenin kurulu düzeni kurtarılmıştır böylece. “Dehşet, öfke ve sevgiden yoğrulmuştu dokumuz;/ varsın derin gecelerin aman vermez düşleri kuşatsın benliğimizi,/ birleşmeler öngünü ayrılık türküleri söylemekteydik.” der aynı şiirin devamında Tunçer. Geleceği zihninde kuşatan şair, devrimcilerin “ayrılık türküleri” söyledikleri bugünü sonsuzlukta kısa bir arife günü gibi görmektedir sanki.  Biraz daha ileride devrime seslenir:  “ey tutkular tutkusu, gençliğimin ve kır saçlılığımın su yoksunu coşkusu” diye belki de geciktiği için biraz da sitemle ekler: “sana koşturduk damarlarımızın bağrında öfkeyle akanı/ ve yaşadık cehennemler içinde sancılı beklentimizle…/ Ölmeyi unuttu kalanlarımız.”[71]  Yüzyılların anlara sığdığı o mücadelenin içinde ölmediği ve bir “geride kalan” olarak “Yirmidört saatler” denen “sabırsız kıyımlar”ın “varlığı”nı “an an yemekte” olduğu bu bitmeyen bugünleri yaşamakta olduğu için hayıflanmakta gibidir şair. ‘Suskunluğun Sesi’ şiirinde dile gelir o fırtınalı mücadele yıllarından ‘geride kalan’ yenilmiş devrimci: “dehşeti dondurmuştur gözbebeklerim,/ yenilginin buğusu emzirsin açlığını.”[72]

Ve oğlum geldi. Ne yazıyorsun?, diye sordu. Yazı yazıyorum, dedim. Peki ne? diye sordu bu defa. Düşündüklerimi yazıyorum, dedim. Peki niye onları düşünüyorsun, diye sordu en sonunda! Niye bunları düşünüyorum???

Barış K.

  1. 05. 2015

[1] Agy s. 203

[2] Agy s. 178

[3] Serdar Aydın, agy, s. 156

[4] Hızarcı, Cambazın Son Adımı, s. 225

[5] Agy, s. 331

[6] Agy s.373

[7] Kaan İnce, Gizdüşüm, İzlek Yay., Ankara, 1993, s. 7

[8] Agy, s. 408,409

[9] Agy, s. 410,411

[10] Muhsin Şener, “Dilin Gerçekliği”, İzlek 5, Ankara, 1994, s. 6

[11] Hızarcı, agy, s. 268

[12] Agy, s. 397

[13] Agy, s. 234

[14] Agy, s. 170

[15] Agy, s. 218

[16] Agy, s. 214

[17] Agy s. 201

[18] Agy s. 382

[19] Agy s.379

[20] Agy, s. 226

[21] Agy s. 321

[22] Agy s. 384, 385

[23] Agy, s. 266, 267

[24] Agy, s. 265

[25] Agy, s. 279

[26] Agy, s. 289

[27] Agy, s. 273,274

[28] Agy, s. 261

[29] Agy, s.261

[30] Barış Kahraman, Karganın Günlükleri, Kurgu Kültür Yay., Ankara, 2014, s. 106

[31] Hayati Baki, şiirin çerçevesi için kenar notları, İzlek 3, Ankara, 1993, s.3

[32] Alaattin Topçu, Yok Bizi Bizden Başka “Anlayan” ve “Anımsayan”, İzlek 5, Ankara, 1994, s. 11

[33] Hızarcı, agy, s. 366

[34] Agy, s. 298

[35] Kitabı Mukaddes, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul 1997  İşaya 6:9,10.

[36] Agy, Mezmur 78:2

[37] Agy, s. 394

[38] Agy s. 381

[39] Agy, s. 388

[40] Agy s. 380

[41] Agy s.375

[42] Agy s. 354,355

[43] Agy, s. 413

[44] Agy s. 414

[45] Agy s. 412

[46] Agy s. 353

[47] Agy, s. 396

[48] Agy, s. 235

[49] Agy s. 203

[50] Agy, s. 301

[51] Agy, s. 400

[52] Agy s.358

[53] Agy s. 415

[54] Günlerin İzdüşümü, Murat İsmet Tunçer, Eylül Kitabevi Yay., Ankara, 1989, s. 9

[55] Agy, s. 15

[56]  “Kendi Diliyle Özyaşamı” hazırlanırken, Enver Gökçe, “Oy Beni” isimli şiirinde bazı değişiklikler yaptığını bildirmiştir. Şiirin birinci ve ikinci bölümünün ilk dizeleri “Oy nidem, nerelere gidem” biçimindeyken, şair, “Türkiye yaşanmaz oldu!” biçiminde değiştirmiş, bu dizeyi şiirin başlığına da taşımıştır. Yine birinci bölümün son dizesini, “kardeşçe hayat!” iken “Kollektif hayat” biçiminde değiştirmiştir. (Bütün Şiirleri, Enver Gökçe, Evrensel Yay., İstanbul, 2012, s. 162)

[57] agy s. 80,81

[58] agy s. 84

[59] Agy s. 93

[60] agy s. 122-125

[61] Hayati Baki, “şiirin çerçevesi için kenar notları”, İzlek 3, Ankara, 1993, s.4

[62] Erbaş, agy s.8

[63] Gasset, Ortega y, İnsan ve Herkes,Çev Neyire Gül Işık, Metis Yay., İstanbul, 2011, s.9

[64] Agy s.162

[65] Felsefe Sözlüğü, Haz. Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun vd, Bilim Sanat Yay., Ankara, 2003, 1523-5

[66] Gasset, agy s. 27

[67] Raymond Jean, “Sartre, Mallarme ve Dil”(1965), Çev: Aytekin Karaçoban, İzlek 10, 1994, s.6,7

[68] küçük İskender, “Yok, Var’la Tanışmıyor”, Sabitfikir 52, İstanbul, Haziran 2015, s. 37

[69] Günlerin İzdüşümü, Murat İsmet Tunçer, Eylül Kitabevi Yay., Ankara, 1989, s. 9, 10

[70] Agy, s. 11

[71] Agy, s.12

[72] Agy, s. 13

Reklamlar