Etiketler

, , , , ,

ilhami

Aslına bakılırsa İlhami Çiçek’in intihar edip etmediği tartışmalıdır. İlhami Çiçek’in ölümü hakkında açıklanmış resmî bir rapor olmaması, bu konuda süregiden bir tartışmaya neden olmuştur. Ölümü hakkında görüş bildirenlerden bir kısmı, şiddetli bir epilepsi nöbeti esnasında aklî melekelerini kaybederek pencereden atladığı üzerinde; diğer bir kısmı ise intiharı amaçlayarak pencereden atlamış olduğu görüşünde birleşmektedir. Şairin 14 Haziran 1983’teki ölümü hakkında kardeşi şöyle der:

 Ben şair İlhami ÇİÇEK’in kardeşi Mehmet Latif ÇİÇEK, ağabeyimin ölüm nedenini GÖĞEKİN(bu adı fotoğrafından karakalem resim çıkaran rahmetli Necdet KONAK’ın önerisi ile verdik)adlı kitabımızda açıkladık, tekrar edelim; Ağabeyim beyinde zuhur eden bir hastalıktan dolayı zaman zaman nöbetler geçirirdi, o dönem(1980 yılı) Prof.Dr. Rasim ADASAL’a tedaviye götürürdük, hocanın bize söylediği hastanın nöbet geldiğinde beyin kontrolünün kaybolduğu ve yalnız bırakılmaması gerektiği şeklinde idi. Sakin bir hayat ve iyi bir bakımla beyin hücrelerinin beş yıl içinde normal seyrine girebileceğini, bu süre içinde bedenini yoracak iş ve ortamlardan uzak kalması gerektiğini ifade etmişti, nitekim ölümü tedavinin beşinci yılına girildiğinde olağanüstü şartların olduğu Tokat’ta askerde vuku buldu. Ancak çeşitli yayınlarda, internet sitelerinde hala intihar etti diye yayın yapılması ağabeyimin yazdıkları ile imanı arasında köprü kurmaktan aciz, iyi niyetli olmayan ifadeler olarak değerlendiriyorum .Lütfen tarihe intikal eden, Türk Edebiyatında yerini almış ve insanların gönlüne iltica etmiş , bu toprakların kutlu evladı İlhami ÇİÇEK’in ruhun azap çektirmeyelim.

 Kardeşinin söylediklerini destekleyen başka görüşler de vardır. 1984 tarihli Türkiye Kültür Sanat Yıllığı’nda “İlhami Çiçek, daha önce yakalandığı sara hastalığına ait bir kriz sonrasında vefât etti”[1] diye yazılmıştır. İsmail Bingöl de şair hakkında “Ve, askerliğinin bitmesine çok kısa bir süre kala, geçirdiği şiddetli bir kriz sonrasında vefat eder”[2] diye yazar. Ne var ki intihar ettiğine dair görüşler de vardır. Mesela bir görgü tanığı

 İlhami Çiçek ‘yakalandığı hastalıktan’ ölmedi. İntihar etti. Tokat’taki askerliği sırasında. Ki ben de o tarihte orada askerdim. Cansız bedeni akşam karanlığı çökene kadar da düştüğü yerde, ‘don’ katına bekletildi. Bizim bölük, eğitim sahasından tadat alanına giderken üzeri kahverengi bir battaniye ile örtülmüştü. Sonra da ambulans geldi. Kaldırıldı İlhami Çiçek

 diyecektir. Metin Cengiz ise

 Kemal Bey’e karışıklıkları önlemek amacıyla tedavi için kaldırıldığı bir hastanede mi yoksa, yoksa askerlik yaptığı kışlada mı intihar ettiğini soruyorum. Tokat’ta askerlik yaptığı yıl (1983), 13 Haziran’da kendini pencereden atarak intihar ettiğini söylüyor. Ben ise merdivenden kendini atarak intihar ettiğini duymuştum. İkinci defa kısa bir süre için tutuklandığım Tokat’ta, aynı kışlada. Söyleyen çavuş kulak dolgunluğu ile yanlış anımsıyor olabilir

 demiştir. Mehmet Can Doğan da

 Sara nöbetleri, söze sığınış, edebiyata tutunma çabası ve yirmi dokuz yaşında intihar. Yakın çevresi; İlhami Çiçek‘in intiharını bir şanssızlık, ‘sara hastalığına ait bir kriz’, ‘karşı konulmaz bir biçimde parlayıveren kader flaşı’, ‘şiddetli bir krizin sonu’ olarak yorumladı. Bu tür yorum ve sunuşlarla eylem, örtülerek bir ‘kaza’ya dönüştürüldü[3]

 der. Nihayet bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Belki hakikaten bir sara krizi sırasında bilinçsizce pencereden atlamış; belki de intihar etmiş ama İslami kesmin sahip çıktığı şairin intiharı örtbas edilmiştir; bilindiği üzre ülkemizde asker intiharlarının sümenaltı edilmesi yaygın bir gelenektir zaten. Sonuçta her ne olursa olsun ben yine de bu metinde o ve şiirlerinden bahsetmezsem yazı eksik kalacakmış gibi hissediyorum.

İlhami Çiçek öğretmen bir baba ile ev hanımı bir annenin oğlu olarak 1954 yılında doğunun soğuk kasabalarından birinde; Erzurum, Oltu’da dünyaya gelmiştir ki “hüzün/ çok eski bir öykü”[4]  olagelmiştir Oralarda.

Henüz 7 yaşında iken kardeşi ile samanlığın damında oynarken aşağı düşmüş ve yaklaşık bir gün boyunca baygın kalmıştır. Bu kaza, Arif Ay’a göre, İlhami Çiçek’in hayatının geneline nufüz eden ürkeklik, durgunluk ve duygusallığın ana kaynağıdır. İlkokul, ortaokul ve liseyi Oltu’da tamamlayan şairin şiire ilgisi ortaokul yıllarında başlayacaktır. Nitekim ortaokul ikinci sınıfta bir şiir okuma yarışmasında Faruk Nafiz Çamlıbel’in Çoban Çeşmesi adlı şiirini okumuş ve ikinci olmuştur. Lisede iken Adımlar dergisinin düzenlediği bir şiir yarışmasına Otel Odası adlı şiiri ile katılır. Bu şiir birinci seçilecek ve Adımlar’da yayımlanacaktır. Otel Odası aynı zamanda Çiçek’in yayımlanan ilk şiiridir:

 OTEL ODASI

 Bir otel odasının karanlık köşesinde
Fırtınanın sesini andırıyor nefesim,
Kulağımda saatin hüzünlü tiktakları
Karşımda ise beni parçalayan bir resim!

 Tavanın bakışları gözlerime takılmış
Beni tehdit ediyor zalim yalnızlığıyla
Çilekeş kitaplarım konuşmuyorlar artık
İçimde gizli bir ses hükmediyor ki “ağla”

 Donuk bir çeşme gibi sâkin kırık sandalye
Sanki hasta bir nağme elimdeki defterim
Bin bir anıyla dolmuş boşalmış küçük dolap
Hayatından usanmış kirli elbiselerim…

 Bunalmaktan çürümüş zeytin çekirdekleri
Kuru oduna dönmüş masamdaki ekmekler…
Ulu… Yüce Tanrıya her akşam söylediğim
Boğazımda birikmiş yarım kalmış dilekler…

 Gene kederle yüklü örümcekli duvarlar
Her gün aynı ızdırap her gün aynı yaşantı
Gene geceye gebe çabuk biten sabahlar
Gene her şey kapkara, gene her şey kaskatı!..[5]

ilhami-c3a7ic3a7ek

Lise yıllarında sol görüşe sahip bir grubun lideri olan Çiçek, karşıt görüşlü öğrenciler tarafından feci şekilde dövülmüştür. Okul arkadaşı Metin Cengiz’e göre Çiçek’in bünyesini hırpalayan etkenler arasında bu olayın da büyük payı vardır. Haklıdır belki de Cengiz; çünkü Çiçek’in Resim’de yazdığı gibi “bir at/bir kere kapaklanmışsa/kapaklanmış bir attır o” ve bir kere yenilen hep yenilmiş olarak kalabilir şairin dünyasında. “oralarda genç/ bindir yerinden hançerli” diyerek bu olayla bağlantılı olarak kendi gençliğinden de bahsetmiş olabilir şair. Aslına bakılırsa sadece oralarda değil dönemin Türkiyesi’nde her yerde sırtı bıçaklıdır gençlerin; ama ne ki bu olay Çiçek’in başına oralarda gelmiştir ve  belki biraz da bu olay yüzden “vurarak yalnızlığını gizli patikalara/ kenti düşün”[6]meye başlayacaktır genç Çiçek. Nihayet 1975 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydolarak kente varacaktır şair. Öğrencilik döneminde vekil öğretmenlik de yapmıştır şair. Son Öğrence adlı şiiri, şairin vekil öğretmenlik döneminin bir meyvesidir:

 SON ÖĞRENCE

 çocuklar oturun
tahtayı sil yavrum kapa kapıyı
yaslanın arkanıza
nerde kalmıştık evet
ve nice canlar yaktı
meryem yüzlü gelinleri dul bıraktı
ve bu yedi canlı devi
ve devin alev fışkıran gözlerini
korkunç homurtusunu zehirli tırnaklarını
varıp çatal yürekli yiğide anlattılar
susun çocuklar

 giydi savaş giysilerini çatal yürek
kuşandı silahlarını
öperek sevgilisinin alnında
duasını alarak annesinin
sinsi düşüncelerden yüreğini temizledi

 ve doğurgan bir sessizlikte
konuştu çatal yürek
dağ taş put kesildi dinledi
kurt kuş tutkularından arındı dinlediler

 ve doğurgan bir sessizlikte
okudu savaş duasını yüksek sesle
ve dedi “herkes okusun”
çocuklar susun

 karanlıkta yola çıktı doğuşu beklemedi
son kez bakmak istedi kaybolan aya
ve bir kedi sessizliğiyle girdi mağaraya

 dev az önce yemiştir yemeğini
devin gözlerinde uyku
çocuklar su
gir
geç yerine

 ve yaklaştı deve çatal yürek
devi yakından gördü
sayıklamasını duydu
ve sevdi onu
ve çekti kılıcını
zırr[7]

artist_12458

Öğrenimi sırasında Divan edebiyatı, Tasavvuf edebiyatı ve Türk halk edebiyatı alanlarında yaptığı çalışmaları çeşitli yerel dergi ve gazetelerde yayımlanır. Çiçek ömrünün sonuna kadar sürecek bu ilgisi dolayısıyla Âşık Hüseyin Sümmanioğlu ile görüşecek ve ona 11’li hece vezni ile şiirler gönderecektir. Üniversite yıllarında önce Ali Göçer ve Fuat Altınsoy’la, sonra onların vasıtasıyla Arif Ay’la tanışır. Arif Ay, o dönem İlhami Çiçek’le olan arkadaşlığını şu cümlelerle anlatır:

 Her ders arası buluşuyoruz kantinde. Hep suskun. Hepimizin genel özelliği bu: Suskunluk. Az konuşuyoruz ya, ‘öz’ oluyor konuştuklarımız. Çağ, insan, sanat-edebiyat oluyor konumuz da. Bu ilk tanışma, gün gün boyutlanarak anlamlı bir birlikteliğe dönüşüyor.[8]

5b706034550c7a0891e7bbb88ba3ef39

Şair, fakülteden mezun olduktan sonra 1978 yılının Nisan ayında Kırıkkale Lisesi’ne Edebiyat öğretmeni olarak atanır. Aynı okulda Fransızca öğretmeni olan Cahit Yeşilyurt vasıtasıyla Nuri Pakdil’in yönettiği Edebiyat Dergisi’nde ürünlerini yayımlamaya başlar. Çiçek’in 24 yaşındaki hâlini şair Cahit Yeşilyurt şöyle tarif etmektedir:

 Kısaya yakın orta boylu, ince buğday rengindeki bir yüz ortasında hafifçe eğimli bir burun, ince dudaklarının pembeye çalan uçuk renkli kıvrımı üzerinde eril bir toplam gibi duran şık bıyıklar. Oldukça kısa kesilmiş favoriler ve başının yanlarından kırpılmış yukarıya doğru genişleyen kumral saçların biçimlendirdiği sevecen bir baş figürü. (Bir ara gençler arasında ‘Travolta biçimi saç’ adıyla moda olan tıraş biçimiydi sözünü ettiğim). Hepsinden önemlisi, hüznün yaka-paça ettiği kişilere özgü, iki ürkek kuş tüneği gibi göz yuvalarına yerleşmiş iki kahverengi göz ve gözler altında belirsiz sürme izi örneği halkalar ortasından hep uzaklara kayıp giden uçan bakışlar.[9]

satranc1_161115

1979-1983 yılları arasında özellikle Satranç Dersleri adlı sekiz bölümlük şiiri ile adından söz ettirecektir. 1979 yılından itibaren dizi olarak Edebiyat Dergisi‘nde yayımlanan bu şiiri ölümünden kısa bir süre önce diğer şiirleri ile birlikte Satranç Dersleri adı ile kitaplaştırılacak ve şairin hayatta iken yayımlanmış tek kitabı olacaktır. Üniversitede iken satranç turnuvasında birinci olacak denli iyi bir satranç oyuncusu olan Çiçek, ileride ‘neden satranç?’ sorusunu şöyle cevaplayacaktır:

 Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih âdeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da bir geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik bir ‘satıh’ görünümünde.

 Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır. Satranç oyununun kendisi de bir şiirdir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkâlade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, Öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.[10]

ilhami_cicek-pendik5

Ne var ki bu dönemde kendisini tamamen şiir çalışmalarına adayan şairin sağlığı gözle görülür bir biçimde bozulmaya başlayacaktır. Doğru düzgün yemek yememekte, sigara ve çayı ise başköşeye koymaktadır. Rahatsızlığı zaman zaman çevresindeki arkadaşlarını tanımama, hatırlamamaya kadar varacaktır. 1980 yılından itibaren Pendik Lisesi’nde öğretmenlik görevine devam eden Çiçek, 1981 yılında kendisi gibi öğretmen olan Hamiyet Hanım ile evlenir. 1983 yılının Mart ayında kısa dönem askerlik görevini Tokat’ta yapmaya başlayan şairin, nörolojik rahatsızlıkları artacaktır. Nihayet tedavi amacıyla Mevki Hastanesi’ne sevk edilecektir. Burada kendisini ziyaret eden Arif Ay’a kendisini bahçeye bile çıkarmadıklarından yakınacaktır. Kısa süren bir tedavi süresinden sonra iyileştiğine hükmedilerek taburcu edilir. Ali Karaçalı vefatından önceki ay Kayseri’ye seyahat ettiklerini, iyi vakit geçirdiklerini yazacaktır. Hatta Temalar bu gezinin eseridir.

 TEMALAR I

 bu tuvalde akşam bir kurdeladır
gök çözük sevgili saçlarıyla anlatıldığından
ayrıca ırmak yataklarına yer verilmemiş
ressam diyor ki su
düşlemek için vardır –aya gelince
susuyor ressam, kurdeladan bir akşam
bir tabutun yandan görünüşü sokak
el ayak çekilmiş ama ev orda durmuyor
istifham

 şu boş palto bir dolambaçsa eğer
dolambaç giyilebilen bir şeydir ve beden
paltonun kapsamında baş yapayalnız
dünyanın bütün kurdelaları yapayalnız

 her şey simsiyah her şey simsiyah her şey
içrek asılı ip, cam ölü kesit
el ayak çekilmiş ama ev orda durmuyor durmuyor
ama ev orda durmuyor durmuyor
bir artist daima yürür –dışarıda
yokken dışarısı dışarısı diye bir şey dışarıda
bir artist ve onun süren yürümesinden
sevinmiş bir çehre olarak şehir
ucunda sırrın örgütlendiği bir cadde biçimindedir

 bu tuvalde nesne kendisi değil
diyelim sokakta allak bullak bir adam
yalnız allak bulaklığı boyuyor ressam
ne sokak ne adam
hem sokak hem adam[11]

 TEMALAR II [12]

 boşaltılmış şehirler kadar yalnızdır
bir şehirde
bir duvara asılı
üfleyeni kalmamış kınalı bir kaval kadar mahzun
kınalı bir kaval kadar mahzun
kınalı bir kaval kadar mahzundur
adına sessizlik dedikleri o ses
nere gitse yanındadır
engel olamaz
susmasından kelimeler olur engel olamaz
o yani yirmi dokuz yaşında
yani ceplerini can erikleriyle doldurup
sokaklarda
bademli düşlere eyleşen aylak adam
açıklamalıdır ki kelimesiz bir yalnızlık
mümkün değildir
açıklamalıdır ki her romancı
yanılmıştır
bu noktada
ve roman kişisini
tahrik edip
romandan
caddeleri ve aynaları olan bu şehre
kaçırtan
budur

 boşaltılmış şehirler kadar yalnızıdır
kelimeye yargılıdır
bir şehirde
bir duvara asılı
üfleyeni kalmamış bir kınalı kaval kadar mahzun[13]

 Karaçalı, Çiçek’i iki hafta sonra kışlasında ziyaret etmek istediğinde ise, şair bilinmeyen bir sebeple bu görüşmeye gelmeyecektir. Terhis olmasına az bir süre kalan ve askerî teçhizatı alınan şair,14 Haziran 1983 tarihinde görev yaptığı karakolda ölecektir. Öldüğünde bir yaşında olan Abdurrahman Nuri adlı bir oğlu vardır. Cenaze töreninde Nuri Pakdil, “Bugün bir şiir sandığı toprağa gömüyoruz” diyecektir. Ölümünün ardından     1991 yılında kardeşi M. Latif Çiçek’in girişimi ile şiirleri, öyküleri ve hakkında yazılanların yeraldığı GöğEkin adlı bir kitap yayımlanacaktır. “Saygı uyandıran bir ciddiliğe, hayranlık uyandıran bir inceliğe”[14] sahip bir şair olarak tarif edilen Çiçek hakkında C. Hüseyin Düz şu tespitte bulunur: “Sağ, müntehir şair İlhami Çiçek’i; sol, müntehir şair Nilgün Marmara’yı, aynı ideolojik ritüellerle aforoz eder…”[15] Yani müntehir şair Çiçek sağcı olduğu için sol kesim tarafından belki de intihar ettiği için ise sağ cenah tarafından ölümünden sonra görmezden gelinecektir Düz’e göre. Vikipediye bakılırsa ölümünden sonra üç ayrı edebiyat dergisi üç kere yer verecektir şaire:

 Hece Dergisi, Haziran 1997 tarihli 6. sayısının bir bölümünü ‘Hece Taşları’ adıyla İlhami Çiçek’e ayırdı.

Palandöken Sanat ve Edebiyat dergisi, Haziran 1993 yılında yayımlanan 7. sayısını İlhami Çiçek’e ayırdı.

Yumuşak Ğ, Temmuz – Ağustos 2009 tarihli 2. sayısını “Şurda Güneşe Ne Kaldı?” üstbaşlığı ile İlhami Çiçek’e ayırdı.

 İşin ilginç yanı yakın çevresi dışında dönemin şairleri arasında hakkında pek konuşan ya da yazan olmayan Çiçek’e sol edebiyat çevresi sağ cenahtan nispeten daha çok ilgi göstermiş gibidir. Nitekim Ahmet Oktay, İlhami Çiçek hakkında konuşan nadir şairlerden biridir ve onu ‘İslâmcı Şair’ olarak tanımlar. Bununla birlikte Oktay’a göre Çiçek; İslâmcı Şiir’in yükselişinde payı olan ‘ama’ modernist şiirle bağ kurarak şiir yazan ve şiirlerinde “gizilgüç halinde bir günah ve zina korkusuna ilişkin imgelere rastlanan”[16] bir şairdir. Mehmet H. Doğan ise Çiçek’i ‘sağ şiir’ kümesine alarak şöyle der: “Sağ şiirin, hâlâ İkinci Yeni’nin ilk yıllarındaki ‘imgeleri yenileme, canlandırma’ dönemini yaşayan bir örneği İlhami Çiçek’in şiirleri.”[17] İbrahim Eryiğit’e göre de Çiçek’e sol kesimde sağ cenahtan daha çok ilgi gösterilmiştir ki bu durumu hakkında kardeşi Mehmet Latif Çiçek’e

 İlhami Çiçek’e şair olarak bir çerçeve çizecek olursak Ahmet Oktay’dan C.Süreya’ya, Ahmet Telli’ye kadar farklı kesimlerce tanınıyor. Fakat ben İlhami Çiçek’in bizim kesimce hem şiirinin hem de şahsiyetinin yeterince tanınmadığı kanaatindeyim. Siz çok yakını olarak neler söylersiniz?

 diye soracak; Mehmet Latif Çiçek ise ağabeyinden bir alıntı yaparak “azaldı/halk içinde yüzdeki ben gibiler”[18] dizesi ile cevap verecektir. Oysa şairin kendisi; Nâzım Hikmet için “Nâzım toprağını, toprağın insanını ilk defa sözle okşayan şairdir bana göre” diyebilecek kadar ideolojiden bağımsız bakabilmiştir şiire.

Barış K.

  1. 08. 2015

[1] İlhami Çiçek, GöĞekin, Ankara, 1991, s. 83

[2] Agy s. 94, İsmail Bingöl, “İlhami Çiçek: Bir Şiir Sandığı”, Yeni Şafak, 15.07.2001

[3] Agy s. 96 Mehmet Can Doğan, “Kınalı Kaval: İlhami Çiçek”, Sonsuzluk ve Bir Gün dergisi, S. 3, Temmuz-Ağustos 2005, s. 25-28.

[4] GöĞekin  s. 31

[5] Agy s. 35

[6] Agy s. 32

[7] Agy s.48 1974 yılında Erzurum’da yazılmış, yayımlanmamıştır.”

[8] Agy s. 74 Arif Ay, “Buruk Bir Andaç” Edebiyat Dergisi Temmuz 1983 yılı, 38+102. sayısında yayımlanan, arkadaşı Arif Ay’ın yazısı.

[9] GöğEkin (İlhami Çiçek Anısına), haz: Hüseyin C. Doğan,  Ali Ömer Akbulut, Cahit Yeşilyurt, “Bir Yalnızın Baş Dönmesi/ Yükseklerden Toprağa Çakılan Bir Uçurum”, s.71 27  Haziran 1987 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan, arkadaşı merhum Cahit Yeşilyurt’un yazısı.”

[10]Agy s. 62 Bu konuşma metni, bitmemiş bir biçimde İlhami ÇİÇEK’in notları arasından çıkmıştır. Kitabının yayımlanmasından hemen sonra, ‘Edebiyat Dergisi’nde yayımlanmak üzere hazırladığı anlaşılmaktadır. Soruları muhtemelen, İstanbul’daki arkadaşlarından biri yazılı olarak vermiş, kendisi de cevapları yazılı olarak hazırlamayı düşünmüş olabilir. Biz, o zamanlar, kitabı çıkan arkadaşlarımızın bir konuşmasını Edebiyat Dergisi’nde yayımlıyorduk. Bu konuşma, ölümünden çok kusa bir süre önce yapılmış olmalı. Kitabın yayımlanmasıyla ölümü arasındaki süre de çok kısadır zaten. (ih)

[11] Agy s. 43 “Edebiyat Dergisi’nin Aralık 1982 tarih ve 38+95. sayısında yayımlanmıştır.”

[12]  “İlhami ÇİÇEK, Temalar II şiirini ölümünden çok kısa bir süre önce yazmıştır ve şiir öldüğü ay yayımlanmıştır.”

[13] Agy s. 44 “Edebiyat Dergisi’nin Haziran 1983 tarih ve 38+101. sayısında yayımlanmıştır.”

[14] Agy s. 78 3 Temmuz 1987 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan, arkadaşı Necip EVLİCE’nin yazısı.”

[15] Agy s.91 http://www.arkaoda.net/modules.php?name=c_huseyin_duz_yazilar&op=yazi_9

[16] Agy s. 90 Ahmet Oktay,”Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirine Bakış”, Gösteri Kasım Aralık 1998

[17]Agy s. 81, Mehmet H. Doğan, “Satranç dersleri – İlhami Çiçek”, 1984 tarihli Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı eserinde yayımlanmış Mehmet H. Doğan’ın eleştirisi.

[18] Agy s. 21

Reklamlar