Etiketler

,

Nature_Sundown_Forest_River_at_sunset_016922_

Güneş tam tepedeydi ve hava cehennem gibi sıcaktı. Rastgele yürümeye başladı; hem karnı çok acıkmıştı hem de canı fena halde sigara çekmişti.

Cücenin evinden çıkıp yürümeye başladı. İşte bakkal sokağın karşısındaydı.

Cücenin evinden tekrar çıkıp tekrar bakkala yürüdü. Bakkala varması için sokağın karşısına geçiverecekti.

Cücenin evinin kapısını kapatıp hızlı adımlarla bakkala yürüdü. Terliyordu.

Kapıyı kapatıp yürüdü; nihayet sigarasına kavuşacaktı.

Bakkalın girişine varmak üzereydi, birkaç adım sonra bakkala girmiş olacaktı.

Tam tepedeki güneşe bakmak için başını kaldırdı B. Ağaçların arasından güneş zar zor görünüyordu; upuzun ağaçların dallarının ve yaprakların arasında kalmıştı. Bunların ne ağaçları olduğunu bilmiyordu. Hava sıcak ve nemliydi ama gölgede bir sandalyede oturuyordu B. Sigarasından derin bir nefes çekti. Karşısında bir nehrin genişlediği ve durgunlaştığı yerde ağaç gölgelerinden yeşile dönmüş bir göl vardı. Gölün etrafında bir sürü insan vardı: yüzen, oturan, yürüyen, sohbet eden, gülen, şakalaşan insanlar. Ormanın içindeydiler ve bu upuzun ağaçlar gölge etmek istercesine nehre doğru eğilmişlerdi sanki. Soğuk birasından bir yudum alıp insanları izlemeye başladı B. Kızlı erkekli; bikinileri, mayoları, şortları ve bilimum yazlık elbiseleri içinde hepsi seçilmiş güzellikte ve yakışıklılıkta gençlerdi bunlar. Kumral, sarışın, esmer genç güzel kızlar ve yakışıklı erkekler bir araya gelmek için buraya gelmişlerdi sanki. Hafiften selilütü olan bir kız ya da hafif göbekli bir erkek yoktu aralarında. Yalnız kendisi ve… evet az ilerde klibin yönetmeni ve senaristi olan ağabeyi Selim; şarkının söz ve bestesini yazmış olan ilkokul arkadaşı Kaan; fırsattan istifade otelin ve çekimin tadını çıkarmak için gelmiş olan kuzeni Hüseyin ve tabiî ki esas kız, yani şarkıcı eski sevgilisi Ece vardı. Bir de çekim ekibi tabi… Eh zaten bunca genç güzel ve yakışıklı bir klip çekimi olmasa bir araya gelmezdi. Ağabeyi ilk klip yönetmenliğini yapacaktı. Etrafına toplananlara hararetli bir şekilde çekimle ilgili bir şeyler anlatıyordu. Bu haliyle işini bilen, kendinden emin, tecrübeli bir yönetmen gibi gözüküyordu. Etrafındakiler ciddiyetle dinliyordu onu. Zaten resim olsun müzik olsun sanatın her dalında B’den daha iyi olmuştu ağabeyi. B ise hepsinde ağabeyine özenen vasat bir amatörden öteye geçememişti hiçbir zaman. İşte şimdi de yönetmenliğe el atmıştı ve büyük ihtimalle bunda da çok başarılı olacaktı. Nasıl da için için kıskanıyordu ağabeyini B. Ece ise otuzlu yaşlarının ortalarında olmasına rağmen minyon vücudu ve beyaz teniyle yine çok güzeldi. B’nin hayatında aşık olduğu ve gerçek vücud uyumunu yakalayabildiği tek kadındı Ece. Üniversite yıllarında buldukları her yerde nasıl da tutkuyla sevişirlerdi; okulun ormanlarında, arabaların içlerinde ve tabi gittikleri her bekar evinde. Bedenlerinin birbiriyle uyumunu uzun uzun izlediği o geceyi gözlerinin önüne getirdi B. Kimbilir hangi evde pencerenin önündeki bir yatakta yatmışlardı o gece. Penisi hala içindeyken uyumuştu Ece. Kaşık biçimindeydiler ve pencereden vuran dolunay ışığının altında Ece’nin vücudu fildişi gibi bembeyazdı. Ayaklarından kalçalarına kadar nasıl da B’yi tamamlayan bulmaca parçası gibi bitişikti B’ye. Kendi buğday teni onun beyazlığının yanında esmere dönmüştü. O gece bu iki bedeni de uzun uzun seyretmişti B. Hatta Ece’nin içinden çıkmadan zar zor uzanıp sigara paketiyle çakmağı yerden almış ve izlerken birkaç da sigara içmişti. Bu sırada Ece’nin uzun kumral saçları yastığa dağılmıştı. Hafif hafif soluk alırken; ciğerleri şişip boşalırken  ne de güzel kımıldıyordu bedeninin üstü. Çok hafiften gelen soluk sesini dinlemişti B uzun uzun. “Bu benim kadınım” demişti içinden. Ama tabiî ki bu an da başka güzel anlar gibi karışıp gidecekti işte geçmişe. İşte şimdi ağabeyiydi, kuzeniydi, çocukluk arkadaşıydı, hepsi B’den daha yakındı Ece’ye. Kendisi ise küskün bir çocuk gibi uzaktan izliyordu onları. Hınçla bira şişesinin dibini görüp hayatında hiç yapmadığı bir şekilde sırtüstü attı kendini nehre. Saydam suda ağır ağır dibe çökerken hiç kimsenin umrunda olmadığını gözleriyle görebiliyordu. Yönetmen ve çevresindekiler hararetli konuşmalarına devam ederken klipte oynayacak figüran gençler neşe içinde eğlenmeye devam ediyorlardı. B’nin gözünde giderek küçülüyorlardı; oysa derinliğini bilmediği durgun nehir sularında dibe batanın kendisi olduğunu çok iyi biliyordu B.

“Ee, nasıl olmuş klip?” diye sordu ağabeyi Selim kendinden emin biçimde gülümseyerek. Otel odasında uzunca bir masanın arkasındaydılar B, ağabeyi, kuzeni ve çocukluk arkadaşı. Karşılarında ise dev ekran bir televizyon vardı. İlk bakışta o bildik yaz kliplerinden biriydi klip. Yarıçıplak gençler Ece’nin söylediği şarkı eşliğinde neşeyle dans ediyorlardı.

B, daha önce Ece’nin şarkı söyleyişini hiç duymadığını düşündü. Yıllarca sevgili kalmışlar ve o bir kez olsun onun şarkı söylediğine şahit olmamıştı. Halbuki o dönem bir ara bir rock grubunda solistlik yaptığını da biliyordu. Ama bir kez olsun merak edip şarkı söylemesini istememişti Ece’den. Hatta diğer üyeleri erkek olan bir grupta solistlik yapmak istediğini söylediğinde  “Ya benim sevgilim kalırsın ya da gidip o grupta solist olursun” diye cevap vermişti.

Sıradan gibi gözükse de bir harikalık vardı bu klipte ya da bir çok güzel detay bir araya öyle bir gelmişti ki hangisinin ön plana çıkıp bu videoyu güzel kıldığını anlayamıyordunuz. Bir kere şarkı gerçekten güzeldi; daha ilk dinleyişte tekrar tekrar dinleme isteği uyandırıyordu insanın içinde. Eskiden mahalledeki düğünlerde org çalan Kaan mı bestemişti bunu? İnanası gelmiyordu B’nin. Sevgililik zamanlarında bir kere bile dinlemeye tenezzül etmediği Ece’nin sesiyse belki de bugüne kadar duyduğu en etkileyici kadın sesiydi. Şarkıya eşlik edip dans eden gençlerin hepsi hem çok kusursuz vücutlara sahiptiler hem de hallerinde en ufak bir yapmacıklık yoktu. Sanki birisi hasbelkader oradan geçerken çekmişti bu görüntüleri. Bu da yönetmenin başarısıydı. Yönetmenin bir başka başarısı da bunca güzel genç kızın içinde otuz küsürlü yaşlarındaki Ece’yi hepsinden daha çekici gösterebilmesiydi. Ama kimbilir bu belki de B’nin yaşadığı bir psikolojik ilüzyondu.

“Güzel olmuş” diye cevap verdi B. Bunu söylerken sesi günlerdir konuşmamış bir adamınki gibi çatlak çıkmıştı.

“Tabiki” dedi ağabeyi “Bu klip bu yaza damgasını vuracak.”

“Ece nerede?” diye sordu odadakilere B, sesindeki merakı sezdirmemeye çalışarak.

Hepsi B’nin yüzüne garip garip baktılar. Çok saçma bir soru sormuştu anlaşılan. Bir süre sonra B’nin ciddi olduğunu anlamış olmalılar ki ağabeyi: “Aynı odada kalıyorsunuz. Senin daha iyi bilmen gerekmez mi!” dedi.

B bunu yeni öğrenmişti. Bozuntuya vermemeye çalıştı: “Tabi, tabi de benden önce çıktı odadan. Sonra da görmedim. Belki siz görmüşsünüzdür diye sordum. Bu arada aranızda Ece’nin telefonu olan var mı? Benim telefonumdaki liste silinmiş de…”

Kuzeni cevap verdi: “Bende var ama kendisi izin vermeden birisinin telefon numarasını başkasına vermem.”

B, bu otele Ece ve kuzeniyle beraber geldiğini hatırladı. Ve şimdi Sevgili kuzeni şimdi kendisine aynı odada kaldığı kadının telefonunu vermiyordu. Kuzen öyle net konuşmuştu ki ne dese aptalca bir tartışmaya girmekten başka bir işe yaramayacağını anlamıştı. O an bu odadaki herkesin Ece’de gözü olduğunu düşündü B. “Sonra görüşürüz” deyip çıktı odadan.

Sonunda oteldeki odasını girebildi. Kendi odasını bulmak için resepsiyona sormak zorunda kalmıştı. Bu odada Ece’yle kaldığını hatta yıllardır Ece’yle tek kelime konuştuğunu hatırlamıyordu. Kapının eşiğinde ise Ece’nin üniversite zamanlarından hatırladığı siyah çizmeleri vardı. Eline aldı birini ve kokladı. Onun tanıdık kokusunu duymak istemişti. Ayak kokusu bile olsa ne güzeldi. Ne kadar zaman olmuştu onun ten kokusunu duymayalı. Sonra Ecenin etrafa saçılmış eşyalarına baktı. Hepsini hatırlıyordu. Şu siyah iç çamaşırlarını, şu bikiniyi, şu eteği, şu kot pantalonu… Yatağın üzerine oturup hepsine birer birer dokunmaya başladı. Nihayet siyah dantelli bir kilotu eline alıp yatağa uzandı. Gözlerini kapatıp koklamaya başladı. Eski sevişmelerini gözünde canlandırmaya çalıştı. Ama hiçbir sevişme yaşantısı tek başına aklına gelmiyordu. Hepsinden parça parça silik kopyalar geliyordu aklına. Sanki bütün sevişmeleri karman çorman bir araya gelip bulanık bir anıya dönüşüyordu. Sonra onun yüzünü aklına getirmeye çalıştı. Evet, yüzünü gözlerinin önüne getirebiliyordu ama yalnızca bir anlığına sonra hemen bulanıklaşıyordu o yüz. Yüzünün tek tek her parçasını gözünde canlandırabiliyordu uzun uzun: gözlerini, ağzını, burnunu… Ama bir bütün olarak beceremiyordu bunu.

Hem Ece evli ve çocuklu değil miydi? Nasıl olmuştu da beraber bu otele gelmişlerdi? Boşanmış ve ailesinin yanına dönmüş olduğunu da hatırlıyordu; hala evli olduğunu da. İkisinden de emin olamıyordu.

Neden sonra bu otelde Ece’yle birlikte olduğu tek bir hatıra aklına geldi. Bu anıda da sadece Ece’nin sözlerini hatırlayabiliyordu. Ağabeyi, B ve Ece üçü bir aradaydılar ve Ece şöyle demişti ağabeyine bakarak ki o sıra B Ece’ye yandan baktığı için yüzünün o yanını örten kumral saçlarını görebilmişti sadece: “Sen gerçekten büyük bir yönetmen olacaksın Selim.” Aynı odada beraber kim bilir kaç gün kaldığı kadına dair bu oteldeki tek anısı buydu işte: Ağabeyine düzülen bir övgü ve başka hiçbir şey.

O otelde bir daha da Ece’yi görmedi. Ankara’ya döndüğünde telefonu olmadığı için ulaşamadı Ece’ye. Ama için için biliyordu B nereden biliyorsa Ece ara sıra B’den habersiz Ankara’ya geliyor ve ağabeyiyle buluşuyordu. Bu bir paranoya ya da kıskançlık isterisi değildi; bunun böyle olduğundan adı gibi emindi B. Ne yalan söyleyim ben de biliyorum ki haklıydı da.

Reklamlar