Etiketler

,

1401470880_intihar_224078545

Geçenlerde daha önce koşarak kaçtığı o Sakarya sokağındaki izbe bara bu sefer kendi ayağıyla gitmişti B. Çünkü onların kendisine vermek istediği cezayı hak ettiğini düşünmeye başlamıştı; çünkü hayaletlerinin ve sanrılarının içinde hiçbir yaşama sevinci duymadan yaşamaktan yorulmuştu ve kendi suçunun cezasını kendi verecek kadar basiret sahibi değildi. Madem kendisine ölüm cezası vermiş bir mahkeme vardı kendini bildi bileli sürüp giden bu uyumsuzluğundan, yabancılığından, yalnızlığından ve suçluluğundan kurtarsınlardı onu. Ne var ki bu defa iyi karşılamışlardı B’yi. Bu sefer de onlar affetmişlerdi B’yi; hatta aralarına almışlardı. B de saçını kazıtmış; siyah giyip gruba dahil oluvermişti. ‘İntihar çocukları’nıdan gördüğü bu ilgi, dostluk ve affediş ona kaybettiği masumiyetini geri vermişti sanki.

Bir süre sonra kendince ‘intihar çocukları’ adını verdiği bu grubun gerçekten intihar çocukları olduğunu; toplu intihar kararında bir tarikat olduğunu öğrenecekti. Fikir babasının F olduğu çok basit –basit ama matematik kadar net- bir dünya görüşleri vardı ve hepsi bu görüşü içten bir şekilde benimsemişti. Spinoza’nın Etika’sı kadar karışık olmayan bu felsefi görüş kabaca intihar etmenin gerekliliği sonucuna varıyordu. Hiç kimse özel değildi; hiç kimse yeri doldurulamaz değildi ve hiç kimse ne yaparsa yapsın bu saçma dünyaya bir değişiklik getiremeyecek olsa olsa suyun akışını ya hızlandıracak ya da yavaşlatacaktı. Halbuki artık suyun aktığı bir yer yoktu. İnsanlığın bir hayali kalmamış; gemi çoktan karaya oturmuştu. Birileri saçma sapan bir sebepten mutlu olurken çok daha fazlası acı çekiyordu. Dolayısıyla bir zamanlar Hallac’ın dediği gibi bu dünyada yaşamak demek haksızlıklara, adaletsizliğe göz yummak demekti. Birileri eğlenirken birileri ölüyordu; birileri maraton koşarken birileri felçliydi velhasılı insanların kendilerine has özgün bir varoluşa sahip olduklarını; kendilerinin biricik yaşantıları olan bireyler sanmaları tamamen bir yanılgıydı. Aşk da nefret de herkes tarafından yaşanabiliyordu ve ha A yaşamış ha B yaşamış fark etmiyordu. O halde insana hatta insanlığa yakışan ait olmadığı bu dünyayı tamamen terk etmekti. Çünkü insanlık var oldukça öyle ya da böyle kötülük; aldanış; acı; adaletsizlik hep var olacaktı. O halde bütün insanlar intihar etmeli ve varlığa saçma bir bilinç olmaktan vazgeçmeliydi. Aslında daha da ötesinde bu tarikat varlığa düşmandı ve hiçliğe tapan dini mistik bir yanları vardı onların. Ama varlığı ortadan kaldıramayacaklarına göre ellerinde kalan tek seçenek varlığı algılayan özneyi ortadan kaldırmaktı. Ellerinde bütün evreni; olmadı bütün dünyayı; olmadı dünyadaki bütün canlıları yok edecek bir bomba olsa bir an düşünmeden patlatırlardı ama yoktu işte. O halde sadece bu düşüncede olup eyleme geçmeyecek ve saçma varoluşlarını kabul mü edeceklerdi? Hayır. Dünyayı değiştirmek isteyen önce kendini değiştirmeli prensibinden hareketle bu felsefi görüşle en tutarlı tavrı ortaya koyarak sadece lafta kalmamaya; ve düşük bir ihtimalle de olsa bir farkındalık yaratmaya karar vermişlerdi. Bunun için de bu son yazlarının son günü olan 31 Ağustosta hepsi bileklerini kesip intihar edeceklerdi.

B de bir şekilde bu tarikata karışmıştı işte ve bugün 31 Ağustos’tu. B bu fikirleri benimsiyordu; çok da mantıklı buluyordu. Belki bu biraz da kendi yaşama yorgunluğunun etkisiydi ama kendinde bu nihai ibadeti gerçekleştirecek cesaret olup olmadığından epeyce şüpheliydi. Bunu başarabilmesinin tek yolu intihar çocuklarıyla beraber olması olabilirdi.

Bugün 31 Ağustostu; büyük gün gelip çatmıştı. B, o gece annesigilde kalmıştı yani anne babasının halihazırda yaşadığı evde. Sabah kalktığında rutinini bozmadı B. Çünkü olağanüstü koşullar dışında rutinine sonsuz bağlı bir adamdı aslında. Her sabahki gibi tuvalete gittikten sonra elini yüzünü yıkayıp dişlerini fırçaladı. Saat çok erkendi; balkonda bir bardak kahve içti; sabahları kendisine gelmesi için kahve ve sigara olmazsa olmazıydı. Bu belki de içtiği son kahve olacağından tadını çıkarmaya çalıştı. Balkondan manzaraya baktı. Gökyüzü açıktı; hava serin sayılırdı ama üşütücü bir serinlik değildi bu. Karşıdaki iki apartmanın arasından dağ görünüyordu ve dağın eteklerinden buraya kadar apartmanlar, camiler, binalar, yollar… Çevrede uçan ya da konmuş; öten ya da ötmeyen birkaç kuş gördü: Birkaç güvercin ki her zamanki gibi erkek güvercinlerden biri dişi güvercini takip edip duruyordu; tam yanına vardığında dişi güvercin uçup başka bir yere konuyordu; serçeler –onlar hep kendi hallerinde olurlar-; birkaç saksağan –kendilerine has sesleriyle birbirlerine bir şeyler söylüyorlardı; muhtemelen çevrede bir kedi vardı-; hatta bir karga ki B’nin fetişiydi karga ne ki sessizce uçup gitti. Sonra bakkala giden kapıcıları gördü. Az sonra bir de simitçi geçti. Karşı binadaki üç çocuklu Fransız çiftin penceresine baktı; belki o güzel kadını son bir kez görürüm diye ama perdeleri kapalıydı. Bu belki de bu sokağa son bakışıydı ve B kendisini yaşama bağlayacak hiçbir olağanüstülük göremedi; her şey olması gerektiği gibiydi; birbirinin aynı sabahlardan biri dahaydı işte. Mucize olmayacaktı. Kahvaltı yapmanın vaktinin geldiğine karar verdi B. Annesi ve babası henüz uyanmadığından önce çayı demleyip bir sigara daha içmek için tekrar balkona çıktı. Toplu intihar için belirlenen vakte henüz bir saat vardı; o vakte kadar kahvaltısını edip hazırlanabilirdi. ‘Toplu intihar şöleninin’ saati gibi yeri de belliydi: Tabiki o izbe bar. Çay olduktan sonra hiç acele etmeden zeytin peynir bir şeyler yiyerek kahvaltısını yaptı. İnsan ölümüne de koşarak gitmezdi ya. Kahvaltısını bitirdikten sonra masayı sildi ki bunu her zaman yapmazdı. Nihayet cesedinin görünümüne önem verirmişçesine güzelce giyindi siyahlarını ve acaba bir şey almayı unuttum mu diye bir süre kapının önünde durduktan sonra evden çıkabildi.

Barın iç kapısını açıp içeri girdiğinde bütün intihar çocuklarının cesetlerinin yerlerde olduğunu gördü. Karar verildiği üzere hepsi tek bileğini derin bir şekilde dikine kesmişti. Saate baktığında yarım saat geciktiğini gördü. Ölmemiş biri var mıdır diye cesetlerin arasından yerleri tamamen kaplamış kanda kaymamaya çalışarak gezindi. En ortalarında F olmak üzere hepsi ölmüş görünüyordu. Sonra bardan çıkıp aydınlık sokakta yürümeye başladı B. Nedense içine bir yaşama sevinci doğmuştu. Ağaçlar daha bir yeşil; insanlar daha bir hoş; her şey daha bir renkliydi sanki. Onlara saygı duyuyor ama sözünde durmadığı için utanç da duymuyordu B. Gerçekten alçak bir şerefsizdi. Yüzünde garip bir gülümseme öylece huzur içinde yürüyordu ta ki arkasından birisinin “Hey B, sen de mi geç kaldın?” dediğini duyana kadar. Arkasını döndüğünde ellerinde gazete kaplı bira şişeleriyle iki erkek intihar çocuğunu gördü B. “Evet” dedi “maalesef geç kalmışım”. “Biz Demir’le son biralarımızı içip X parkında yapacağız. Bu saatte orada kimse olmaz; hem o trafonun arkasına geçersek bizi bulduklarında çoktan ölmüş oluruz. Hadi sen de gel!”. “Tamam” dedi B istemeye istemeye.

Parktaki trafonun arkası harbiden zula ve gölge bir yerdi. Demir ve diğeri biralarını yudumluyorlardı. “Biz içtikten sonra bu şişeleri kırıp keseceğiz bileklerimizi. Sen nasıl yapacaksın?”. “Ben de sizin şişelerden birini kullanırım.” Nihayet iki arkadaş biralarını aynı anda fondip yapıp birbirlerine gülümsediler: “Vakti geldi”. “Evet, dostum vakti geldi.” Sonra şişeleri yere vurup kırdılar ve sanki bu işi yıllardır yapıyorlarmış gibi seri biçimde olanca güçleriyle kestiler bileklerini. B ise öylece bakıyordu onlara. Hikayelerini inandıkları şekilde bir dostla bitirmenin mutluluğunun ışıltısı vardı gözlerinde. Kan bileklerinden çeşmeden akar gibi akıyordu. Yüzlerinde gülümseme birbirlerine ve bileklerine bakıyorlardı. Birazdan ikisinin de gözleri baygınlaşmaya ve yüzleri daha bir beyazlaşmaya başlamıştı. Demir B’ye döndü ve sanki son bir gayretle kırık şişeyi B’ye uzattı: “Hadi B, artık sen de katıl bize”. “Ben yapamayacağım” cümlesi döküldü B’nin ağzından utanç içinde ve ayağa kalktı. Onlar B’ye hayal kırıklığı içinde bakarlarken B yüzü onlara dönük yavaş yavaş uzaklaşıyordu onlardan. Biraz sonra trafonun arkasından çıkıp onların bakışlarından kurtulunca hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı oradan. Gördüğü ilk bara girip içebildiği kadar içecekti. Evet, B yine kaçmıştı. Uzun sürecek daha çok akşamlar; çok alacavakitler yaşayacaktı belli ki İoakim gibi.

Barış K.

Reklamlar