Etiketler

,

0000000305907-1

“(…) ‘Onunla hiç konuşulmaz zaten hemen insanın üzerine gelir ,’ dersin hep, oysa o kişinin aslında üzerine geldiği yoktur, sen kişiyi meseleyle karıştırıyorsun; senin üzerine gelen meseledir ve kişiyi dinlemeden meseleyi derhal bir karara bağlarsın; ondan sonra sana söylenenler, seni ancak daha çok sinirlendirir, asla ikna etmez. (…)

Sakin bir ilişkinin imkansızlığı, aslında son derece doğal bir sonuca daha yol açtı: Konuşmayı unuttum. (…)

Senin eğitimindeki aşırı ölçüde etkili, en azından bana karşı asla sonuçsuz kalmayan hitabet araçların, hakaret, gözdağı, istihza, kötücül bir gülüş ve -tuhaf bir biçimde- kendi haline yerinmeydi.

(…)

Hakareti gözdağı vererek güçlendirirdin ve bu, artık benim için de geçerliydi. Sözgelimi şu bana korkunç gelirdi: ‘Seni balık gibi parçalarım’, bunun ardından kötü bir şey gelmeyeceğini bilmeme rağmen (tabii küçük bir çocukken bilmiyordum bunu); ama bunu bile yapabilecek durumda olman, senin gücüne ilişkin kurgularımla neredeyse örtüşüyordu. Senin birini yakalamak üzere bağırarak masanın çevresinde koşturman, yakalamayı besbelli hiç istemediğin halde, istermiş gibi davranman ve annemin sonunda o kişiyi sözümona kurtarması da bana korkunç gelirdi. (…) Kendi eylemime duyduğum güveni kaybettim. Sebatsız kararsızdım. Yaşım ilerledikçe, değersizliğimin kanıtı olarak karşıma çıkarabildiğin örnekler de arttı, giderek belli bir açıdan gerçekten de haklı çıktın. Bir kez daha senin yüzünden  böyle olduğumu iddia etmekten kaçınıyorum; sen yalnızca olan bir şeyi güçlendirdin, ama aşırı güçlendirdin, çünkü benim karşımda çok güçlüydün ve tüm bu gücü kullandın.

(…) İnsana üçüncü kişi gibi davranıldığı yani kötü bir söze bile muhatap sayılmadığınız o paylanmalar da kışkırtıcıydı; yani biçimsel olarak annemle, ama aslında benimle konuştuğun durumlar, sözgelimi: ‘Sayın oğlumuzdan bunu bekleyemeyiz tabii’vb. (Ardından bu oyun da, annem yanında olduğu zaman, sözgelimi cesaret edemediğim ve sonraları alışkanlık sonucu aklımdan bile geçirmediğim için soruyu doğrudan sana sormamam biçiminde bir karşılık buldu. Seninle ilgili soruları, yanında oturan anneye sormak çocuk açısından çok daha tehlikesizdi; anneye, ‘Babam nasıl?’ diye soruluyordu ve böylelikle kötü sürprizlere karşı konulmuş oluyordu.) (…) Her durumda bir bahane bulunacağında  kuşku duymadığımız için , kendimizi toparlamaya özel bir çaba göstermiyorduk, ayrıca insan biteviye sürüp gidentehditler karşısında kayıtsızlaşıyordu da; zaten dayak yemeyeceğimizden giderek neredeyse emin olmuştuk. Daima kaçışı, çoğunlukla da içsel bir kaçışı düşünen, somurtkan, dikkatsiz, itaatsiz çocuklar olduk. Sen böyle acı çektin, biz böyle çektik. (…)

(…) Senin çocukların yüzünden gerçekten de çok üzüldüğünü ancak sonraları kavradım, ama yakınmalarının farklı koşullar altında henüz çocuksu, kaygısız, her yardıma hazır bir duyarlılığı etkileyebileceği dönemlerde, bana yine yalnızca fazlasıyla bariz eğitme ve onur kırma yöntemleri gibi göründü bunlar; bu açıdan aslında çok güçlü değillerdi, ama çocuğu, tam da ciddiye alması gereken şeyleri fazla ciddiye almamaya alıştıran zararlı bir yan etkileri oldu.

(…)

Senin çok seyrek görülen, özellikle güzel, sessiz, hoşnut, olumlayıcı bir gülümseme tarzında vardır ki, yöneldiği kişiyi çok mutlu edebilir. Çocukluğumda bu gülümsemelerden payımı aldığımı çok açık bir biçimde hatırlamıyorum, ama almış olmalıyım, çünkü sana henüz masum göründüğüm ve senin büyük umudun olduğum  bir zamanda bunu benden niye esirgemiş olasın ki? (…)

(…) Senin karşında bir parça da olsa direnebilmek için, kısmen de bir tür intikam olarak, çok geçmeden sende fark ettiğim gülünç şeyleri gözlemlemeye, biriktirmeye, bartmaya başladım. (…)

(…) Annem bilincine varmadan avdaki sürücülerin rolünü üstlenmiştiSenin eğitimin, herhangim beklenmedik bir durumda bende  inat, isteksizlik ya da nefret doğurarak kendi ayaklarım üzerinde durmamı sağlayabilecekken, annem akıllıca konuşarak (çocukluğun karmaşası içinde benim için aklın timsaliydi o), ricacı olarak durumu dengeliyordu ve ben yeniden, belki de her ikimizin de yararına kırıp çıkabileceğim tuzağına yeniden sürülüyordum. Ya da sahici bir barışma olmuyordu, annem beni yalnızca senden gizli koruyordu, bana gizlice bir şeyler veriyor, bir izin çıkarıyordu, sonunda ben senimn karşında yine aydınlıktan korkan yaratık, o sahtekar, kenid hiçliği yüzünden hakkı olarak gördüğü şeyi bile ancak dolambaçlı yollardan elde edebilen suçlu kişi oluyordum. (…)

Bana bir kere bile gerçekten vurmadığın da doğru. (…) İnsan gerçekten asılırsa ölür ve her şey biter. Ama asılması için yapılan bütün hazırlıkları yaşamak zorunda bırakılır ve ancak ilmek yüzünün önünde sallanırken affedildiğini öğrenirse, bütün hayatı boyunca bunun acısını çekebilir. Ayrıca senin açıkça gösterdiğin düşüncene göre dayağı hak ettiğim, ama senin bağışlayıcılığın sonucu bundan ucu ucuna kurtulduğum bu pek çok olay sonucunda yine yalnızca büyük bir suçluluk bilinci birikiyordu. Sana karşı her bakımdan borçluydum.

Eskiden beri senin işim sayesinde hiçbir yokluk çekmeden, huzur , sıcaklık ve bolluk içinde yaşadığımı başıma kakardın (ya benle yalnızken ya da başkalarının önünde; bu sonuncu durumun onur kırıcılığı hakkında hiçbir duygun yoktu, çocuklarının işleri senin açından daima kamusal meseleler oldu). Beynimde kelimenin tam anlamıyla yarıklar açmış olması gereken sözleri düşünüyorum burada: ‘Daha yedi yaşımdayken at arabasıyla köyleri dolaşmak zorundaydım.’ ‘Hepimiz tek göz evde uyumak zorundaydık.’ ‘Yiyecek patates bulduğumuzda mutlu olurduk.’ ‘Kışlık giysilerim yetersiz olduğu için, yıllarca bacaklarımda cılk yaralar oluştu.’ ‘Daha küçük bir oğlanken Pisek’te işe girmek zorunda kaldım.’ ‘Evden hiçbir yardım almadım, askerdeyken bile, üstelik eve de para gönderirdim.’ ‘Ama yine de, yine de – babam daima babamdı. Bugün kim biliyor ki bunu! Çocuklar ne biliyorlar! Bunları kimse çekmedi! Bugün bir çocuk anlar mı bunu?’ bu hikayeler farklı koşullar altında mükemmel bir eğitim aracı olabilirdi, babanın başından geçmiş eziyet ve yokluklara göğüs germek için cesaret ve güç verebilirdi. Ama senin istediğin bu değildi zaten, senin çabaların sonucunda durum değişmişti, insanın kendini senin yaptığın gibi gösterebileceği bir fırsat yoktu. Böyle bir fırsat zorla ve yıkarak yaratılmalıydı, evden kaçmak gerekirdi (bu kararı verecek yeteneğim ve gücüm olması ve diğer yandan annemin de farklı araçlarla bunu engellememiş olması koşuluyla). (…)

(…) Senin verdiklerinin tadını çıkarabildim, ama ancak utanç, yorgunluk, zayıflık, suçluluk bilinci içinde. Bu yüzden sana tüm bunlar için ancak bir dilenci gibi minnettar olabilirim, edimlerimle değil.

(…)”

Babaya Mektup, Franz Kafka, Çev: Cemal Ener, Can Yay., İstanbul, 2016, s. 26-35

“(…) Açgözlülük derin bir mutsuzluğun en şaşmaz belirtilerinden biridir; her şeye karşı o kadar güvensizdim ki, yalnızca elimde ya da ağzımda tuttuğum veya oraya doğru giden şeye gerçekten sahip olabilirdim ve benzer bir durumda olan Elli tam da onu alırdı benden. (…)

(…) İkimiz arasında gerçek bir mücadele olmadı; ben kısa sürede saf dışı edildim; geriye kalan kaçış, acılaşma, keder ve içsel çatışmaydı. (…)”

agy s. 40, 41

“(…) Yazdıklarım seninle ilgiliydi, orada senin göğsünde yakınamadıklarımdan yakınıyordum yalnızca. Kasıtlı olarak uzatılmış bir vedaydı sana, yalnız senin tarafından dayatılmış olsa da, benim belirlediğim yönde gelişiyordu. Ama tüm bunlar ne kadar azıcık bir şeydi. (…)

(…) Düşünebildiğim andan bu yana, zihinsel bakımdan var olma iddiamı alabildiğine derinden etkileyen kaygılar taşıdım. (…) Beni, yalnızca kendim için duyduğum kaygı ilgilendiriyordu, ama bu kaygının çok farklı biçimleri vardı. (…) Sapasağlam olduğum halde, senin tüm hastalıkların da dahil, hayatın boyunca yatarak geçirdiğinden daha fazla zamanı kanepede tembellik ederek geçirdiğim yıllar oldu. (…) Gerçek bir mesleğe kavuşabileceğime güveniyor muydum hala? (…)Lise baskısına rağmen yalnızca kendime odaklandıysam, bunu asıl şimdi, özgürken yapacaktım. Yani benim için sahici bir meslek seçme özgürlüğü yoktu, biliyordum: Asıl meselenin karşısında her şey, lisedeki dersler kadar önemsiz olacaktı benim için; yani söz konusu olan, kibrimi fazla zedeletmeden bu kayıtsızlığımı sürdürmeme en fazla izin verecek işi seçmekti. (…) Ancak evliliğin benim için taşıdığı anlam ve imkan konusunda neredeyse hiçbir uzak görüşlülük sergileyemedim; hayatımın o ana kadarki bu en büyük dehşeti neredeyse tamamen beklenmedik bir biçimde geldi üzerime. Çocuk alabildiğine yavaş gelişmişti, bu meseleler ona dışsal olarak fazlasıyla uzaktı, arada sırada bu konuyu düşünme zorunluluğu beliriveriyordu; ama burada kalıcı, belirleyici ve hatta en amansız sınavın hazırlanmakta olduğunu göremedi. Gerçekte evlilik girişimleri, senden kaçmak için en görkemli ve umut verici çabaya dönüştü, ne ki, ardından gelen başarısızlık da aynı ölçüde görkemli oldu.

(…)

(…) Evlenmek, bir aile kurmak, gelecek tüm çocukları kabullenmek, onları bu güvensiz dünyada yaşatmak ve hatta biraz da yol göstermek, benim inancıma göre bir insanın başarabileceği en yüce şeydir. Görünüşte bu kadar çok insanın bunu kolayca başarması, bir karşı kanıt değil;çünkü birincisi, gerçekte o kadar da çok insan başaramıyor bunu ve ikincisi, pek de fazla olmayan bu insanların ‘yaptıkları’ bir şey değil bu, yalnızca içinde yer aldıkları olaylar öyle gelişiyor; gerçi bu en yüce şey değil, yine de çok büyük ve çok saygın bir şey (özellikle de ‘yapmak’ ve ‘gerçekleşmek’ fiilleri birbirinden kesin hatlarla koparılamayacağı için). (…)”

agy s. 52-56

“(…)

Her iki evlilik girişimimin ardındaki temel düşünce de tümüyle doğruydu: bir ev açmak, bağımsızlaşmak. (…)

(…) Her iki evlilik de daha çok mantık evliliği olacaktı, bununla söylemek istediğim, birinci seferede yıllar, ikinci seferdeyse de aylar boyunca, gece gündüz tüm düşünme yeteneğimin bu plana adandığı. (…)”

agy s. 61

“(…) Elimde hiçbir şey yok, her şey damda ve yine de -mücadele koşulları ve hayatın zorunlulukları böyle gerektiriyor- hiç’i seçmek zorundayım. Meslek seçimi sırasında da benzer bir tercih yapmak zorunda kalmıştım.

(…)”

agy s. 65

Reklamlar