Etiketler

,

SeyhSadiSirazi
“PERVANENİN (2) ŞEM’A OLAN RİYASIZ
MUHABBETİ HİKÂYESİ
Birisi pervaneye şu sözleri söyledi: «Hey minimini­cik kuş. Haydi, sen kendine yaraşır bir dost tut. Biraz muvaffakiyet ümit edebileceğin bir yola git. Sen nere­desin, mumu sevmek nerede? Semender değilsin, öyle ateşin etrafmda dolaşma. însan iptida yiğitliğini dene­

meli, sonra cenge girmelidir.
Yarasaya bak, güneşten nasıl saklanır. Demir pen­çeli (başa çıkamıyacağm) insan ile görüşmek bilmez­likten ileri gelir.
Düşman bildiğin birisini dost tutmak akıl dışı de­ğildir.
Hey pervane: Sana kimse, boşu boşuna mumun uğrunda ölüyorsun, iyi ediyorsun, demez. Bir dilenci, padişahın kızını isteyecek olursa, saçma fikir besle­miş olur. Yüzüne tokat, kafasına yumruk yer.
Bir mecliste mum yandığı zaman, padişahların, bütün büyüklerin yüzleri ona dönüyor. Hiç böyle olan mum senin gibi âşıka ehemmiyet verir mi? Karşısında o kadar padişahlar, büyükler dururken senin gibi müf­lise iltifat eder mi? Bunu zannetme.
Mum bütün halka yumuşaklık (nezaket) gösterse bile, sana kızgınlık gösterir. Çünkü sen biçâresin.»
Yanık pervane bu sözlere bak ne cevap verdi: «Çok şey! Mum beni yakarmış, yanarmışım. Ne ehemmiyeti var? Yanarsam ne olur? Yanmadan korkum mu var?
Yanarsam yanayım. Gönlümde İbrahim’in ateşi gibi bir ateş var. (Nemrud’un ateşi İbrahim’e gülzar oldu­ğu gibi) mumun ateşi benim için güllük gülistanlıktır.
Gönül cananın eteğini çekmez, belki cânanın aşkı canın yakasını çeker. Ben kendimi ateşe isteğimle vu­ruyorum, boynumda bir aşk zinciri var (o beni ateşe sevkediyor). Mumun ateşi nasıl ondan uzak iken beni yakmıştı, alevine kavuştuğum zaman değil.
Yar güzellik icabı, sevilmek icabı olarak istediğini yapar. Ona: «Yazıktır, günahtır, yapma, etme!» deni­lemez.
Ben yârimi severim. Ayaklan altında can verme­ğe hazırım, Zevkim, emelim budur. Can benimdir; be­ni sevmeden, ölmeden kim menedebilir?
Ben ölmeğe niçin can atıyorum. Çünkü dost var­ken bana varlık yakışmaz. îsterim ki yalnız o var ol­sun.
Yârim pek güzel, her cihetçe beğenilmiştir. İste­rim ki yanayım, isterim ki yanarken çıkardığım alev, ona sirayet etsin, onun ziyasına katılsın.
Her öğütçü! Bana öğüt veriyor; kendine göre biri­sini bul, onu dost edin diyorsun. Bu öğüdün bana kâr etmez. Sen bilir misin, âşıka öğüt vermek, akrep sok­muş bir kimseye inleme! demeğe benzer. Ey acayipadam, öğüdün kâr etmiyecek kimseye öğüt verme. Bilir misin bu öğüdün neye benzer: Dizgini elinden git­miş bir kimseye atını koşturma, yavaş yürüt demeğebenzer.
Sen okumadın mı? Sindikat kitabında zarif birnükte var, nükte şudur: Aşk ateş, öğüt yeldir. Yel ateşialevlendirir. Kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette öf­kesi artar.
Hey öğütçü! İyi görüyorum ki sen fenalık yapıyor­sun. Çünkü yüzümü senin gibi soğuk kimseye dönme­mi istiyorsun.
Bu dediğin hüner değildir. Hüner yükselmektedir. Şimdi öğüdü sen benden dinle: Fırsat bul, daima senden iyisini ara. Çünkü kendin gibisi ile zamanınıkaybedersin.
Senin gibilerin arkası sıra putperestler, kendini be­ğenenler gibidirler. Nasıl ki, korkulu mahalleye sar­hoşlar giderler.
Ben bu aşk işine girişmek istediğim zaman bütün facialarını düşündüm. Başımı bu yola koydum da gir­dim.
Eğer sâdık bir âşık isen canından elini çek! Canını vermeğe kıymıyan korkaklar dost değil, kendi şahıs­larına âşıktırlar.
Bir gün nasıl olsa ecel pusu kuracak, beni tutacak öldürecektir. Madem ki öleceğim; iyisi odur ki, beninazlı sevgilim öldürsün. Onun elinde güle güle can vereyim.
Mademki başa ölüm yazılmıştır,- cânan elinde öl­mek daha güzeldir.
Bir gün çar nâçar can vereceksin. İyisi mi, yârin ayağı altında can ver!
ŞEM’İN PERVANE İLE KONUŞMASI
Hatınmdadır. Bir gece gözümü uyku tutmadı. O sırada işittim. Pervane muma şöyle diyordu: «Sevgilim ben sana âşıkım. Yanarsam yakışır. Ya sen niçin ağlı­
yor, yanıyorsun?»
Mum şöyle cevap verdi: «A benim zavallı âşıkım. Ağladığım, yandığıma sebep şudur ki: Benim Şirin Ba­lım vardı. Beni ondan ayırdılar. Şirinim haksızlıkla elimden alınınca, Ferhat gibi tepemden ateş çıkmak zaruridir.»
Zavallı mum bir taraftan böyle söylüyor, bir taraf­tan da sararmış yanağından sel gibi göz yaşı okuyordu.
Mum tekrar pervaneye döndü ve «A pervane, mec­lisleri aydınlatan nuruma bakma; sel gibi içime akan ve beni yakan ateşe bak. Senin aşkın kuru dâvadan ibarettir. Aşk senin için değildir. Sende ne sabır var, ne metanet. Sen azıcık bir şule görünce kaçarsın. Ben
ise tamamiyle yamncaya kadar dikilip dururum. Aşk ateşi yalnız senin kanadını yakar. Beni gör ki, beni baştan ayağa kadar yakmıştır.»
Sâdi de mum gibidir. Görünüşü parlaktır, fakat iç yüzüne bakarsan görürsün ki, yanmıştır.
Şem’ile pervane böyle dertli konuşuyor, halleşiyor gece ise henüz bitmemiş bulunuyordu. Derken, peri yüzlü bir halayık muma yaklaştı, püf dedi, söndürdü.
Zavallı mumun dumanı tepesinden çıkarken: «îşte aşkın sonu budur» dedi, can verdi.
Âşıklığın ne demek olduğunu öğrenmek istersen anlatayım. Ölerek, yanmaktan kurtulmak.
Bir âşıkı sevgilisi öldürecek olursa sakın mezarına gidip de ağlama. Belki: «Ne saadet! Sevgili onu kabul ile öldürülmüştür» de, onu tebrik et.
Eğer âşık isen, bu dertten kurtulmağa çabalama!
Yalnız Sâdi gibi garazsız, ivazsız âşık ol.
Âşik fedai demektir. Bir fedai maksadını elde et­medikçe başına taş yağsa, ok yağsa, çekinmez, çekile­mez.
Ben sana denize çıkma demem. Fakat çıkacak olursan, tufana dahi katlan.
(2) Kilis’te pervaneye (yepelek), Kemaliye taraflarında (kepenek) derler.”
Bostan ve Gülistan, Şeyh Sadi-i Şirazi, Çev: Kilisli Rıfat Bilge, Meral Yay- Can Kitabevi, İstanbul, 1980, s. 154-158
Reklamlar