Etiketler

,

gılgamış-destanıOlmamışlığın Bir Tezahürü Olarak Yazmak

Gelecekte vasat bile olsa bir şair olarak anılmak isteyen biri olarak diyorum ki felsefi metin olsun edebi metin ve özellikle de şiir olsun yazmak olmamışlığın tezahüründen başka bir şey değildir.

Heidegger’in insanın varlığın çobanı olduğunu söylemesinden çok öncesinde insan dinsel veya metafiziksel olarak yerleştirmişti zaten kendini evrenin merkezine. Dünya evrenin merkezindeydi ve Tanrı evreni insan için yaratmıştı. Peygamberler Tanrı adına konuştular ve şairler suskun hatta gerçek olmayan var olanlar adına konuştular. Böylece Peygamberler kendilerini sessiz Tanrı’nın; şairler ise suskun var olanların ağaçların, dağların, hayvanların, sevginin, aşkın ve hatta yine Tanrı’nın dili olmaya adadılar. Bunu başarabilmek için bizzat her şeyle bir olmaya çalıştılar. Onlarla bir olup; onlar olup –icabında varlığın ya da Tanrı’nın kendisi olup- öyle dile getirmek istediler her şeyi. Oysa sessizdi Tanrılar, suskundu varlık. Evet, koyunlar meliyor; kuşlar ötüyor; ağaçlar da hışırdıyordu ama anlatmaya çalıştıkları gizemli hakikatler var mıydı gerçekten? Öyle olmasını umdular, öyle olduğuna inandılar. Oysa çok önemli bir şeyi unutmuştu şamanlar ve ozanlar. Belki de dağ sadece dağ, bir gül sadece gül ve bülbülse sadece bir kuştu. Her şey neyse oydu belki de; gizemsiz, yalın, basit. Bu durumda neyse o olamayan bir tek var olan kalıyor geriye: İnsan. Ölüm bilincine sahip tek canlı olan insanın hem yanılsamaları hem de yanılsamalara ihtiyacı vardı; ölümsüz, değişmez ve onunla bir olup kendi basitliğinden, geçiciliğinden kurtulabileceği var olanlara. Böylece kutsal ağaçlar, kutsal hayvanlar, fetişler, Tanrı, Varlık ortaya çıkıverdi.  Sonra onlara dair mitler, anlatılar, şiirler.

İşte şamanların ve şairlerin olmamışlığının ardında da doğa, varlık veya Tanrı olup onu dillendirme çabası yatıyor. Çünkü gerçekte sessiz ve suskun şeyleri dillendirme, onun sesi olma düşüncesi kendi sözlerini onlara maletmekten başka bir şey değil.

Kaldı ki kimilerinin dediği gibi bütün felsefe Platon ve Aristoteles’in altına düşülen dipnotlardan ibaretse bütün dini, edebi ve şiirsel söylem de Gılgamış Destanı’nın altına düşülen dipnotlardan ibaret olabilir.

O halde şairin olmamışlığından kurtulmasının yolu olmak istediği suskunluğu ve sessizliği dillendirmekten bir adım öteye geçip gerçekten susmak ve sessizliğe bürünmektir. Lakin ikilem şudur ki bu adım atıldığında şair artık şair olmaktan çıkacak anlaşılamaz bir görüntüye dönüşecektir tıpkı soğukkanlı hayvanlar gibi, mesela bir yılan gibi. Böyle olunca sessizliğe atılan bilgece adım gerçek bilgenin asla farkına varılamamasına da neden olacaktır (Belki olmuştur da çoğu zaman kim bilir.)

Bu durumda pratik bir fayda amacı gütmeyen bütün yazınsal çaba olmamışlığın tezahürüdür. Bütün bunları yazarken ben de olmamışlığımı kabul etmiş oluyorum tabiî ki. Beri yandan olmamışlık kötü bir şey midir? Bana kalırsa değildir; dediğim gibi bir insanın olmuşluğunun kimseye söylediği bir şey yoktur. Levinas’ın dediği gibi doğadaki tek anlamlı şey kalır ondan geriye: Yüzü… Yani bu olmamışlıktır ki bize edebiyatı, şiiri ve felsefeyi sunmuştur.

Goethe kitap okumanın yazmaktan daha zor –burada daha değerli anlamına da geliyor olsa gerek- olduğunu söyler. Bu görüşe katılıyor ve yazmak ihtiyacımı gidermemek için bol bol kitap okuyor; sonra da kendi sözlerimi kullanmamak için kitaplarda beni ifade ettiğine kani olduğum cümleleri paylaşıp onlarla kendimi ifade ediyorum çoğu zaman. Kısacası yazmamak için okuyorum. Okuyamadığım zaman gerçekten ihtiyacım varsa yazıyorum…

Barış K.

14.06.2017

Reklamlar